15 Nisan 2014 Salı

İstanbul’a emlak vergisi şoku

İstanbul’a emlak vergisi şoku

 

Türkiye’de yaklaşık 23 milyon kişiyi yakından ilgilendiren emlak vergisi oranları 2014 yılı için yeniden düzenlendi.

Artırılan arsa değerleri, sadece arsası olanları değil; evi, bürosu, dükkânı, mağazası, oteli ve fabrikası olanlar için de büyük sürprizler içeriyor. Özellikle İstanbul başta olmak üzere, birçok il ve ilçede, yüzde 100-200, bazılarında ise yüzde 500-1.000 oranında artırıldı.
 

Yeni düzenlemeye göre; bir evin emlak vergisi değeri, arsa payı değeri ile bina değerinin toplamından oluşuyor. Arsa değerindeki yüksek artış; ev, büro, dükkân, mağaza ve diğer işyerlerinin emlak vergisi değerinde, ciddi bir artışa neden olacak.
Gayrimenkulünün 2014 yılı emlak vergisi değerinde, yüksek artış olanlar vergi oranlarında da ciddi artışlar yaşanacak.
Böylece; gayrimenkul için 2013’e kıyasla, daha fazla ‘emlak vergisi’ ödenecek ve ‘Kültür ve Tabiat Varlıklarının Korunmasına Katkı Payı’nda artış olacak. Ayrıca bir kişinin evi veya işyeri kirada ise, ‘emlak vergisi değerinin yüzde 5’i kadar asgari kira geliri’ beyan etme zorunluluğu olacak.

24 Aralık 2013 Salı

Taksim Projesine İptal


 İstanbul 10’uncu İdare Mahkemesi, Taksim Cami projesi ve Galatasaray Katlı Otoparkı dahil, bir çok projenin dayanağı olan 1/1000 ölçekli “Beyoğlu Kentsel Sit Alanı Koruma Amaçlı Uygulama Planı” ile 1/5000 ölçekli “Beyoğlu Nazım İmar Planı”nı iptal etti.  

Mahkeme, her iki planın bölgenin özelliğini yeterince gözetmediği, bütünsellikten uzak, korumaya en çok muhtaç alanların özelleştirme, kentsel yenileme veya turizm alanı ilan edilerek koruma planı kapsamı dışına çıkarıldığı gibi pek çok gerekçeyle iptal kararını oy birliğiyle verdi. Karar sonrası belediye 6 ay içinde, mahkemenin gerekçeli kararındaki itirazlar dikkate alarak planları yeniden yapmak zorunda. Bu süreçte, Beyoğlu’ndaki imar hareketleri, kurul kararları onayıyla ‘Geçici Yapılaşma Koşulları’yla yürütülecek. Cihangir Güzelleştirme Derneği ve Galata Derneği’nin, Beyoğlu Belediye Başkanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı aleyhine 2011 yılında açtığı dava 25 Eylül 2013’te oybirliğiyle sonuçlandı. Karaköy’deki Mimarlar Odası Büyükkent Şubesi’nde, Beyoğlu Semt Dernekleri Platformu üyeleri basın toplantısıyla kararı kamuoyuna açıkladı. 
18 YIL KADERİNE TERK EDİLDİ 
Beyoğlu Semt Dernekleri Platformu Sözcüsü Cem Tüzün, 1993 yılında Beyoğlu’nun önemli bir bölümünün “Kentsel Koruma Alanı” olarak ilan edildiğini ve yasa gereği 6 ay içerisinde bir koruma amaçlı imar planı hazırlanması gerektiğini belirterek şunları söyledi: “Ancak bu gerekliliğin başladığı 1994 yılı ilkbaharından itibaren bu koruma amaçlı imar planı yapmakla sorumlu olan büyükşehir belediyesinde Recep Tayyip Erdoğan, Ali Müfit Gürtuna ve Kadir Topbaş ile Beyoğlu’nda ise Nusret Bayraktar, Kadir Topbaş ve Ahmet Misbah Demircan dönemlerinde 18 yıl boyunca bu imar planı hazırlanmadı. Beyoğlu bir anlamda kaderine terk edildi. Bu süreç içerisinde ‘Geçici Yapılaşma Koşulları’yla Beyoğlu’ndaki imar hareketleri yürütülmeye çalışıldı. Bu durumda çok sayıda rüşvet, yolsuzluk yolları açıldı. Kaçak yapılaşma ve göz yummalar oldu. Beyoğlu’nun birçok mahalleside çöküntü haline getirildi. Tarlabaşı bunun en bariz örneklerinden biridir. Aynı şekilde Bedrettin Mahallesi’nde yurttaşların kendi oturdukları evlere bir çivi dahi çaktırmadılar. 2011 yılında aniden bir imar planı hazırlandı. Koruma amaçlı olduğu iddia edilen 1/1000 ve 1/5000’lik planlar ard arda açıklandı. Buna ilişkin bizim Beyoğlu’ndaki semt dernekleri olarak başlattığımız çeşitli süreçler oldu. Belediyeye katkılar koymaya çalıştık. İmar planları açıklandığında itirazlarımızı yaptık. Akabinde yargıya başvurmak zorunda kaldık.” 
KATILIM İLKESİ ŞART 
Avukat Pervin Çelik de 2009 ve 2011 yıllarında yapılmış 1/5000 ve 1/1000 imar planlarının iptali için 2011 yılında dava açtıklarını belirterek şunları söyledi: “2.5 yıl süren mahkeme sonunda, tarafımıza dün tebliğ edilen kararda, her iki imar planının da iptal edildiğini öğrendik. Bu karar planların tümünü ortadan kaldırmaktadır. Dolayısıyla bu kararın tebliğ edildiği tarihten itibaren artık uygulaması durmuştur. Beyoğlu’nda bu imar planlarının uygulanması mümkün değil. Bundan sonra yapılması gereken şey, bu kararın muhatabı olan İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Beyoğlu Belediyesi ve yine koruma amaçlı imar planı olduğu için, bu planları onaylamak zorunda olan koruma kurullarının, mahkeme kararında belirtilen gerekçelere uygun olarak yeni 1/5000 ve 1/1000 planlarını yeniden hazırlaması gerekiyor.
İNSAN ODAKLI DEĞİL 
Mahkeme kararı gerekçeli kararında özet olarak şunu söylüyor. Bu planların koruma amacından ve korumaya ilişkin yasal mevzuattaki kurallara uzak olduğu, yasal mevzuatta aranan kurallara da uygun olmadığı ifade ediliyor. Somut birkaç örnek vermek gerekirse, turizmin ön plana çıkarıldığı ama bunu yaparken Beyoğlu’nun yerel özelliğinin göz ardı edildiği, kültür odaklı turizm yerine ticaret ve hizmet odaklı turizme ağırlık veren bir planlamanın tercih edildiği, özelliği gelir düzeyi yüksek turistlere yönelik bir planlamanın tercih edildiği, oysa bölgenin burada yaşayan ve çalışan insanlarla kendine özgü bir renkliliği olduğu ve bunun ihmal edildiği, burada yaşayan insanların kentten ve Beyoğlu’ndan uzaklaştırmaya yönelik kararlar içerdiğini ifade ediyor. Bunlar özellikle son dönemde toplumun tepkisini çeken gerekçeleri de ortaya koyuyor. Kentlerin, içinde yaşayan insanlardan bağımsız olarak planlanamayacığını bir kez daha bize göstermiş oldu. Sonuçları itibariyle bizim için çok önemli. Beyoğlu ilçesine ilişkin bir planın iptalini öngörse de sonuçları bakımından bundan sonra idarelere göstereceği yol açısından önemli. Çünkü bundan sonra yapılması gereken planlama sürecinde burada yaşayan halkın bu sürece katılması şart. Bu kısaca katılım ilkesi olarak tanımlanıyor ve göz ardı edilemeyeceği açıkça vurgulandı.  
KAPSAM DIŞINDA KALDILAR 
Tarlabaşı özel bir statüde yenileme alanı olarak ayrıldığı için planın kapsamı dışındaydı. Yine meydandaki ulaşım projesi de bu dava konusu ettiğimiz planlardan daha sonraki bir tarihte planda yapılmış tadilat olarak gündeme geldi. Zaten o planla ilgili olarak başka bir mahkeme tarafından verilmiş başka bir iptal kararı var. Bu güne kadar yapılmış uygulamalar dava konusu edilmediyse devam edecek, dava konusu edilmiş veya edilecekse bu karar gerekçe gösterilerek durdurulabilir.” 
TAKSİM’E DİNİ TESİS YAPIMI İPTAL 
TMMOB Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi Sekreteri Akif Burak Atlar da mahkeme kararıyla birlikte, Galatasaray Lisesi’nin yanındaki açık alana öngörülen katlı otopark projesi ile Taksim Meydanı’ndaki Sular İdaresi’nin arkasında bulunan otoparka yapılacak olan dini tesisin de inşasını iptal ettiğini söyledi. 

Hürriyet

21 Aralık 2013 Cumartesi

kentsel dönüşüm haberleri


Fatih Belediye Başkanı Demir'in avukatı: Bilal'in B'si bile sorulmadı

Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir'in avukatları, sosyal medyada yer alan 'Başbakan'ın oğlunun adını verdi' iddialarına karşılık "Bilal Erdoğan'in B'sini bile söylemedi" dedi.

Rüşvet ve yolsuzluk operasyonu çerçevesinde Mustafa Demir ile Ali Ağaoğlu’nun aralarında bulunduğu çok sayıda kişi savcılığa ifade verdi. 

Çağlayan’daki adliyede gözaltına alınanların yakınları büyük bir sessizlikle olup bitenleri izliyor. 
Kimlerin tutuklanma talebiyle mahkemeye sevk edilip edilmeyeceği için merakla bekleniyor. 17 Aralık’ta başlayan operasyonun üzerinden 4 gün geçti. 
Resmi gözaltı süreleri dolan şühpelilerin tamamı adliyeye sevk edildi. Sabah erken saatlerde başlayan sorguları 4 savcı yapıyor. İfade alma işlemlerinin büyük çoğunluğu tamamlandı.

30 Temmuz 2013 Salı

4 karakol gezdi, şikayetçi olamadı





İki çocuk annesi bekar bir anneyim ben Evrensel okurları. Okuyacağınız satırlar erkek şiddetine uğrayan kadının sesini devlete duyuramama hikayesidir
  • Aile birliği temelinden çökmüş bir kadın olarak anlaşmalı boşandığım eski eşimin kırk dereden getirdiği bahanelerle bana ve iki kadın arkadaşıma sözlü şiddet uygulamasıyla başladı hikaye. Çocukların şiddet sahnelerine maruz kalmamaları için kendisini ortaya atan kadın arkadaşlarıma darp girişiminde bulunan eski eşin ettiği küfürleri burada tekrarlayıp testosteronun en adi kokusunu ortalığa saçmayacağım. Eski eşin üç kadına “Bu daha bitmedi, hesap soracağım ben size daha neler yapacağım” diyerek gittiği sırada 155’i arıyordum. 155’deki görevli “Kişi gittiyse gelemeyiz karakola gidip ifade verin gereken yapılacaktır” diyerek 5 saat süren karakol rezaletini başlatmış oldu.
    SEN KADINSIN İFADENİ ALAMAM...
    En yakındaki Haliç Polis Merkezi Amirliğine gittiğimizde verilen cevap şu oldu: “Sen kadınsın erkek olsaydın ifadeni alırdık. Uygulama böyle. Beyoğlu Polis Merkezine gitmen gerekiyor.” Kalktık gittik ama görevli ifademi almaya başlamıştı ki “Mahmut Şevket Paşa’ya biz bakmıyoruz. Haliç sizi yanlış yönlendirmiş. Şişli Asayiş Büro Amirliğine gitmeniz gerekiyor” deyiverdi. İtirazlarımız tabii ki sonuçsuz kaldı ve ifade vermek için 3. kez bir araç aramaya koyulduk. Taksim’de öbek öbek bekleyen Çevik Kuvvet polislerinin arasından geçerek Şişli Asayiş Büro Amirliğine ulaştık.
    PERSONEL YETERSİZ İFADENİZİ ALAMAM...
    Buraya geldiğimizde ise görevli polis,”İfadeyi alırız almasına da saat 7 oldu. Personel gitti. Personel yetersizliğinden dolayı ifadenizi Feriköy Polis Amirliğinde vermeniz gerekiyor” diyerek aydınlattı bizi. Oysa aynı saatlerde Taksim meydanında hiç de personel sıkıntısı filan çekilmiyordu. Yaşadıklarımızı anlatırken 155’teki görevlinin polis göndermediğinden şikayet ettim. Sivil kıyafetli bir polisin yükselen sesinden gelen cevabı meselenin başka bir yüzünü gösterdi bize: “Okmeydanı Mahmut Şevket Paşa’nın nasıl bir yer olduğunu bilmiyor musun? Oraya gidersen tabii ki bunları yaşarsın. Oraya araç göndermiyoruz.” Polise pusu kuruluyormuş o yüzden zırhlı araç yoksa çağrılara cevap verilmiyormuş. Başka bir yer olsa neyseymiş! En büyüğü  4.5 yaşında üç çocuğun bizi evde beklediğini hatırlattım görevliye. Polise pusu kurmak mı? Daha önce de aynı sebepten dolayı benden, evden ve çocuklarından uzaklaştırma alan eski eşin mağdur ettiği biz 3 kadın bir de arkadaşımın yaşadığı yerden dolayı ötekileştirip orada oturduğumuz ve misafirliğe gittiğimiz için azarlandık devletin resmi makamı tarafından.
    4 SAAT 4 KARAKOL
    Madem personel eksikti, Feriköy’e bizi polis götürmeli dedik ve sivil bir araçla karakola gittik. Kapıdaki en yetkiliye “İfade verebilmek için karakol karakol gezdik” diye derdimi anlatmaya başlamıştım ki  “İftar saatinde de burayı mı buldunuz” diye sözüm kesildi. Şaşırmadım çünkü daha önceki olayda da  “Hafta sonunu mu buldunuz gelecek” denmişti bana. Yani neymiş sevgili kadınlar 7’den sonra, hafta sonu ve iftar vaktinde şiddete maruz kalmamanız gerekiyormuş. Önce bir haritadan sokağımızı mahallemizi gösterdik, polis görev yetkisi dahilinde olduğuna ikna oldu. Tapu dairesinde değildik, şiddete uğramış 3 kadındık. Saat 17.30’da gerçekleşen olayın şikayet dilekçelerini verdiğimizde saat 22.00’yi çoktan geçmişti. İfademde polisin bu tutumunun mağduriyetimi artırdığını da vurguladım elbette. Devletin bırak bir önlem alıp harekete geçmesini, sesimizi duyması derdimizi anlaması için bile 4 saat geçmesi gerekmişti. Bu arada eski eş tarafından başka bir saldırıya uğrayıp uğramamız şansa kalmıştı. Erkek terörünün devlet terörüyle birleştiği nokta kadının yılgınlık noktası. Böyle böyle ölüyor, böyle böyle yılıyor kadınlar. Erkeğin yaptığını yanına bırakan bu baştan savmacı tavır bir sonraki adım için cesaret kaynağı değil de ne?

    YASA VAR AMA POLİSİN KEYFİYETİNE DİYECEK YOK
    6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi Yasası’nın 4. ve 5. maddelerinin son fıkraları uyarınca polis, şiddete maruz kalan veya şiddet tehlikesi altına olan kadın ve varsa beraberindeki çocuklara şiddet uygulanmaması, şiddet uygulayanın yaklaştırılmaması tedbir kararını doğrudan alır. Yani polisin hakim ve-veya mülki amir tarafından verilmiş ‘‘bir tedbir kararı olmasa dahi doğrudan müdahale yetkisi’’ var. Şiddete maruz kalan veya şiddet görme tehlikesi altında olan kadın ve beraberindeki çocukların kalacak yerleri yoksa, polis hangi gün ve saat olursa olsun, kadın ve beraberindeki çocukları, güvenli, uygun bir sığınağa yerleştirme görevi ve yetkisine sahiptir. Polisin doğrudan aldığı bu yetki, şiddet uygulayanın veya şiddet uygulama tehdidinde bulunan kişinin, kadın ve çocuklardan uzaklaştırılması, hakaret ve sözlü şiddet uygulamamasını, hayati riskinin olduğu durumlarda geçici koruma tahsis edilmesini gerektirmektedir. Yeni yasanın uygulanmasında, polis şiddet nedeni ile başvuran kadınlara bir form doldurtmak zorunda. Mülki amir tarafından tedbir kararı alınması durumunda ilgili emniyet birimleri tarafından kadına yakın koruma tahsis edilmesi gerekiyor. (İzmir/EVRENSEL)
  • 7 Haziran 2013 Cuma

    Yeni bir Türkiye kurulurken

    Eylem sürecinde AKP ortaya çıkan krizi yönetememiş, polisiye önlemlerle eylemleri bastırmanın klasik yolunu seçmiş; ancak yüz binlerce insan bu hamleyi boşa çıkarmıştır.

    Taksim Gezi Parkı eylemleri Türkiye tarihinin en heterojen, katılımcı, çoğulcu ve dayanışmacı eylemi olarak tarihe geçmiştir. Türkiye bu denli kapsayıcı, kendiliğindenci, örgütsüz ve planlanmamış bir eyleme daha tanıklık etmemiştir.
    Bu eylemlerin hem Türkiye politik atmosferine, aktörlerine ve onların hegemonya mücadelesine içkin hem de bunlara aşkın; yani egemen neo-liberal düzene karşı bir nitelik taşıdığını vurgulamak gerekir. Türkiye özelinde AKP ’nin giderek artan despotik ve otoriteryan yaklaşımı derin bir dip dalgasının oluşmasına neden olmuştur. Başbakan’ın gündelik yaşama sürekli müdahale etmesi, toplumun belli kesiminde ciddi rahatsızlıklar yaratmıştır. Bu durumun giderek bir ‘proje’ ve ‘gizli ajanda’nın adım adım uygulaması biçiminde kavranmasına, derin endişelerin oluşmasına kaynaklık etmiştir. Tam da bu noktada modernitenin anlam ve deneyim dünyası kendisini hissettirmeye başlamış ve bir karşı çıkış kendiliğinden örgütlenmiştir. Bunu biraz detaylandırırsak; Türkiye’de, cumhuriyet ve demokrasinin azımsanmayacak bir yerleşikliği, onun yarattığı bir değerler sistemi ve deneyimi bulunmaktadır. Bir diğer husus, Türkiye’de genç kuşak, modern dünya ile yoğun bir etkileşim içindedir ve süregelen eylemler içinde yer alan gençlik kendisini modern dünya içinde konumlandırmaktadır. Gençler bu konumlanma içindeyken AKP’nin Ortadoğu politikası ve giderek ‘Sünni Ortodoks’ kamp içine sürüklenmesi toplumun önemli bir kesiminde medeni dünyadan kopma endişesi yaratmıştır. Medeni dünyadan kopmak genç kuşak için bildiği ve içselleştirdiği özgür ve demokratik ortamdan kopma anlamına gelmektedir. Örneğin AKP hükümetinin zaman zaman interneti kontrol etme çabası bu kuşakta çok ciddi bir tedirginlik yaratmaktadır. AKP’nin gözetim ve denetim konusundaki ısrarı Foucault’nun Panopticon’u çözümlerken dile getirdiği hareketi ve düşünceyi kontrol etme stratejilerinin yoğun bir biçimde devreye sokulması anlamını taşımaktadır. Bu, genç kuşak için geleceğin karartılması demektir.

    Dayatmacılığın reddi

    Gündelik yaşama bu denli ısrarcı ve dayatmacı yaklaşım ve de Başbakan’ın üslubu artık geri dönüşü olmayan bir sürece müdahalenin zorunluluğunu ortaya çıkarmıştır. Henri Lefebvre’nin modern yaşamı gündelik pratikler, üslup ve yaşam biçimi üzerinden tanımlaması ve artık toplumsal ve siyasal mücadelelerin bu düzlemde cereyan edeceğini söylemesi Taksim Gezi Parkı eylemleriyle doğrulanmıştır. Genç kuşak, gündelik yaşamın bir mücadele alanı olduğunu ve AKP’nin gündelik yaşamı dönüştürme stratejileri izlediğini kavramış ve bu çerçevede bir karşı müdahalede bulunmuştur. Cemil Meriç’in “Oysa medeniyet üslûp demektir” sözü aslında iktidarın üslubunun medeniyetle büyük bir çelişki içinde olduğunun ve her kesimden insanın bu buyurgan, otoriter ve dayatmacı üsluptan rahatsızlığının özlü bir ifadesidir. Michael Hardt ve Antonio Negri’nin Duyuru adlı çalışmalarında yaptıkları tespit, bu tür eylemlerin neo-liberal ve tüketime dayalı kimliksizleştirmeye de bir tepki olarak yeni öznelliklerin ortaya çıkmasına neden olduğunu göstermektedir. Taksim Gezi Parkı eylemi Türkiye’de yeni öznelliklerin ortaya çıkmasına imkân tanıyan bir eylem olmuştur.
    31 Mayıs Cuma akşamı İstiklal’e vardığımızda ilk göze çarpan, katılanların % 90’ının genç bir kitleden oluştuğuydu. Bunun yanı sıra her partiden, politik hareketten, sivil toplum örgütünden, sendikalardan, taraftar gruplarından insanlar bir aradaydı. Kitlenin partiler üstü tavrı açık bir biçimde görülüyordu. Hem eylem öncesi hem de eylem sırasında sosyal medyanın sürekli ve etkin bir biçimde kullanılması yeni bir medya alanının oluşmasına imkân tanımıştı. Emma Goldman’ın dile getirdiği “Dans edemediğim devrim devrim değildir” şiarıyla hareket eden ve sürekli eğlenen büyük bir kitle yeni bir devrimci ruh taşıyordu. Bu ruh, atılan sloganlarda, duvar yazılarındaki mizahta kendisini gösteriyordu.

    Sosyal medyanın gücü

    Bu eylem, pratiğin devrimci karakterini ortaya koymuş, ezberleri bozmuş ve bütün kurum ve söylemleri yapı-söküme uğratmıştır. Eylem sürecinde AKP ortaya çıkan krizi yönetememiş, polisiye önlemlerle eylemleri bastırmanın klasik yolunu seçmiş; ancak yüz binlerce insan bu hamleyi boşa çıkarmıştır. Dolayısıyla AKP bu sürecin kaybedenidir.
    Bu eylem sürecinin ikinci kaybedeni, ana akım medya olmuştur. Milyonlara varan bir eylem kitlesini yok saymak hem iktidar hem de medya açısından bir körlüktür. Bütün dünya televizyonlarının canlı verdiği bir büyük protesto günlerce görmezlikten gelinmiş ve medya tarihinin en büyük yarasını almıştır. Bu durumun en önemli sonucu insanların kendi medyalarını yaratmasıdır. Sosyal medya her türlü haberin yapıldığı, dolaşıma sokulduğu ve paylaşıldığı bir mecra haline gelmiştir.
    Bu eylem, bir araya gelmesi mümkün olmayan her ideolojik pozisyondan insanı bir araya getirmiştir. Bu, demokrasi ve eşit yurttaşlık hukuku açısından bir büyük toplumsal uzlaşmanın zeminini yaratmıştır. Bu açıdan eylem bütün ülke için bir kazanımdır.
    Bu eylem, Türkiye toplumu tarihinde ilk defa bu büyüklükte bir demokratik olgunluğu, dayanışmayı ve ortaklaşmayı hayata geçirmiştir. Bu bir anlamda Türkiye toplumunun ulus olma vasfına, diğer yandan Kant’ın “Aydınlanma nedir?” sorusuna verdiği ‘ergin olmama halinden kurtulma’ cevabında olduğu gibi ‘kendi aklını kullanma cesareti’ne kavuşmasıdır. Kısacası bu eylem Türkiye için yeni bir aydınlanma sürecidir.
    Bu eylem, halkın yeni ve başka türlü bir Türkiye ve yönetim hayalinin somut istencidir. Olgunlaşmış, kimlik ve kişilik kazanmış bir toplumun rüştünü ispatlamasıdır. Dolayısıyla bu ülke artık bir baba figürü, bir başöğretmen ve bir kurtarıcı istememekte ve beklememektedir. Kimsenin kendisi adına karar vermesini talep etmemektedir. Kendi yaşamını ilgilendiren kararlara katılmayı arzulamaktadır. Artık katı bir hiyerarşi değil yatay bir ilişkisellik istemektedir. Bu, kısa bir zaman içerisinde orta sınıfların zihinsel dönüşümünün ne kadar derinleştiğinin de bir kanıtıdır. Bu eylem yeni bir ülke ve yeni bir toplum için cesaretle, korku duvarlarını yıkarak atılmış bir adım ve büyük bir eşiği atlama sürecinin başlangıcıdır. Ve yeni bir kuşağın irade beyanıdır.
    Bugünden sonra siyasal yapı ve aktörler bu yeni kuşağı, eylemlilikleri, talep ve istemleri çözümleyerek yoluna devam edebilirler. Aksi halde eylemi ve dip dalgasını tahmin etmedikleri gibi tasfiye olduklarını da fark etmeyeceklerdir.
    Radikal

    20 Mayıs 2013 Pazartesi

    GDO'lu pirinç İTÜ'yü pes ettirdi!

     
     
    Mersin Limanı'na getirilen 23 bin ton pirinçte GDO bulunup bulunmadığına yönelik soruşturmada analizde görevlendirilen İTÜ Rektörlüğü çalışmadan çekildiklerini açıkladı 
      ABD 'den ithal edilen ve Mersin Limanı'na getirilen 23 bin ton pirinçte Genetiği Değiştirilmiş Organizma (GDO) bulunup bulunmadığına yönelik soruşturmada analizde görevlendirilen İstanbul Teknik Üniversitesi'nin (İTÜ) Rektörü Prof. Dr. Mehmet Karaca, Mersin Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderdiği yazıda bu çalışmadan çekildiklerini bildirdi.
    Rektör Karaca, soruşturmayı yürüten savcılığın pirinç numunesi ulaştırdığı İTÜ Moleküler Biyoloji-Genetik ve Biyoteknoloji Araştırma Merkezi Müdürü (MOBGAM) Yrd. Doç. Dr. Alper Tunga Akarsubaşı'nın konuyla ilgili gayri resmi olarak üniversiteyle ilgisi bulunmayan Dr. Mustafa Kolukuruk'u görevlendirdiğinin anlaşıldığını belirtti. Rektör Karaca, MOBGAM'ın hazırladığı 'GDO vardır' yönündeki raporlara karşı noter kanalıyla gönderilen itiraz ihtarnameleri üzerine 5 profesörün inceleme yaptığını, raporların teknik hatalarla dolu olduğunu ve bilimsel gerçeklerin çarpıtıldığını ifade etti. Rektör Karaca, "Kamuoyunda daha fazla yıpratılmaması amacıyla analiz görevinden üniversite olarak affımızı talep ediyoruz" dedi.

    RAPORLAR BÜYÜTEÇ ALTINA ALINDI

    İTÜ Moleküler Biyoloji-Genetik ve Biyoteknoloji Araştırma Merkezi'nin (MOBGAM) 'GDO vardır' yönündeki raporlarına olayın taraflarından Tat Bakliyat Memişoğlu'nun Avukatı Hulki Özel itiraz etti. Firmanın avukatı mayıs ayında Mersin 6'ncı Noterliği aracılığıyla İTÜ Rektörlüğü'ne iki ayrı itiraz ihtarı gönderdi. Bunun üzerine harekete geçen İTÜ Rektörlüğü konusunda uzman 5 profesörden bilirkişi heyeti oluşturup, iç bünyede soruşturma başlattı. Bu bilirkişi heyeti 'Pirinç analizlerine istinaden verilen raporların değerlendirilmesi' başlıklı 7 sayfalık rapor hazırladı.

    'BİLİMSEL GERÇEKLER ÇARPITILDI'

    Bu raporda, ilk rapor reddedilip, şu tespitlere yer verildi: "Raporda imzaları bulunan yetkililer ve bilirkişiler, her pirinçte doğal olarak bulunan (endojen) standart pirinç referans genlerine dayanarak, numuneleri GDO'lu pirinçler olarak tanımlamışlardır. Raporda belirtilen analizlerde, kullanılan Phopholipase D ve GOS9 genleri, sadece ve sadece pirinçlerin 'pirinç olduğunu' tanımlamakta, pirinçlerin Transgenik/GDO olduğuna dair en ufak bir bilgi vermemektedir. Bu tartışılamaz, şüphe getirmez bir bilimsel gerçek olmakla birlikte, raporda imzaları bulunan yetkili ve bilirkişiler, verdikleri raporda da esas aldıklarını ifade ettikleri EU Reference Laboratory of GM Food And Feed'in önerdiği referans yöntemlerde de Phopholipase D ve GOS9 genlerinin sadece internal kontrol referans gen olarak kullanılması gerektiği açıkça belirtildiği halde, bunu tamamen göz ardı ederek, en temel ifadesi ile deneylerin prosedür olarak çalıştığının doğrulanması için kullanılan, kontrol genlerinin mevcudiyetini, var olduklarına bilimsel olmayan bir şekilde inandıkları transgenik GDO'lu pirinçlerin mevcudiyetini ispat için kullanmışlardır. Bu yaklaşım bilimsel olmaktan da öte, bilimsel gerçekleri çarpıtır ve kamuoyunu yanıltır nitelikte, ayrıca yargının yanlış yönlendirmesine sebebiyet verebilecek mahiyettedir. Bütün bilimsel veri eksikliğine rağmen, analizi yapılan pirinç ve çeltik örneklerinde ABD kökenli LLRice601, Çin kökenli Bt63 ırklarının bir arada olduğunun söylenmesi bilimsellikten çok uzak bir yaklaşımdır."

    'ÇARPITILMAYA DEVAM EDİLDİ' Mersin Cumhuriyet Savcılığı'na gönderilen yazıda, ikinci raporun da aynı paralelde olduğu, bilimsel gerçekleri çarpıtan, kamuoyunu yanıltacak, yargının yanlış yönlendirilmesine sebebiyet verecek maliyetteki iki rapordaki hatanın sorumluluğunu almak yerine, son olarak yeni bir rapor düzenlenip, taraflı çabalarla, bilimsel gerçeklerin çarpıtılmaya devam edildiği bildirildi.
    Profesörlerden oluşan bilirkişi heyetinin değerlendirmesinin son bölümünde, "Verilen tüm raporlarda sunulan mevcut deneysel veriler ışığında pirinçlerin ne GDO'lu, ne de GDO'suz olduğunu söylemek, veya başka bitkilerden bir kontaminasyon olup olmadığını bilimsel bir şekilde söylemek mümkün değildir. Sadece primlerle değil, problar kullanarak daha hassas ölçümlerin ve bulaşma ihtimallerinin de deney kurgusu içerisine konularak yapılması gerekmektedir" denildi.
    İTÜ Rektörü Prof. Dr. Mehmet Karaca da, bilirkişilerin değerlendirmelerine yer verdiği yazıyı Mersin Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderip, "Kamuoyunda daha fazla yıpratılmaması amacıyla analiz görevinden üniversite olarak affımızı talep ediyoruz" diyerek bu çalışmadan çekildiklerini bildirdi.

    7 SANIK İÇİN 5-12 YIL HAPİS İSTEMİYLE DAVA AÇILDI GDO'lu pirinç ithalatı iddiasıyla ilgili Tat Bakliyat Memişoğlu, Gözde Tarım ve Tiryaki Argo şirketleri hakkında soruşturma başlatılmıştı. Bu firmalarda görevli 7 kişi tutuklanmış, daha sonra yapılan itirazlar üzerine tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmıştı. Olayla ilgili hazırlanan ve Mersin 4'üncü Ağır Ceza Mahkemesinde kabul edilen iddianamede 'Teselsülen Biyogüvenlik Kanunu'na muhalefet etmek' suçundan 7 sanık hakkında 5-12 yıl arasında değişen sürelerle hapis cezası istenmişti.
    Radikal

    İki güzellik bir arada

    İki güzellik bir arada

    Ya üçüde olmasaydı

    Ya üçüde olmasaydı

    Mehmet Akif Ersoy'dan

    Mehmet Akif Ersoy'dan

    Gezi Parkı

    Gezi Parkı

    Ne Denilebilir!...

    Ne Denilebilir!...

    Gezi

    Gezi

    Günün Fıkrası

    Deli

    1960'lı yıllar,Elazığ Akıl Hastanesinden her nasılsa 423 akıl hastası kaçar ve Elazığ'ın cadde ve sokaklarına dağılır.



    O zamanın ünlü doktoru Mutemet Tazıcı hastanenin başhekimidir. 'Doktor bey,ne yapalım?' diye akıl danışırlar.



    Mutemet Bey personeline;'Bana bir düdük verin ve arkama yapışarak gelin!'der.



    Doktor önde birkaç personeli arkasında düt düt diye trencilik oynayarak Elazığ'ı dolaşırlar. Bütün deliler bu kuyruğa girip vagon olurlar. Hastaneye geldiklerinde sayı 612 kişidir...



    Avukat 1




    Zenginin biri ölümüne yakın, biri doktor, biri papaz, diğeri avukat olan üç yakın arkadaşını yanına çağırarak bir ricada bulunmuş.

    - 300 bin dolar kadar bir tasarrufum var, bunu yanımda öteki dünyaya götürmek istiyorum. Ama kimseye de güvenemiyorum. Şimdi size 100'er bin dolar vereceğim. Bu paraları ne olur ben gömülürken kefenimin iç cebine koyuverin...

    Adam ölmüş ve üç arkadaşı verdikleri sözü yerine getirmişler. Bir süre sonra doktor vicdan azabına yakalanmış. Diğer iki arkadaşını çağırarak onlara itirafta bulunmuş

    - Hastanenin çok acil ihtiyacı vardı onun için 100 bin doların 20 bin dolarını hastaneye sarf ettim, kefene 80 bin koydum.

    Papaz utana sıkıla mırıldanmış.

    - Maalesef ben de aynı günahı işledim paranın yarısını kilisenin inşaatına ayırdım. Kefenin cebine 50 bin dolar koydum.

    Avukat gülümsemiş.

    - Ben sözümü aynen yerine getirdim, kefenin cebine 100 bin dolarlık çek koydum.




    Avukat 2




    George ve Harry balonda Atlantik Okyanusu’nu geçmektedirler. George Harry'ye döner ve “Biraz alçalıp nerede olduğumuzu anlayalım” der. Harry sıcak gazı biraz kısar ve balon alçalmaya başlar. George "Hala nerede olduğumuzu anlayamadım biraz daha alçalalım ve şu aşağıdaki adama soralım" der. Harry adama bağırır:

    "Hey bayım nerede olduğumuzu söyleyebilir misiniz lütfen. "

    Adam geri bağırır: "Bir balondasınız ve 100 metre yukardasınız"

    George Harry'ye döner ve "Bu adam bir avukat" der.

    Şaşırır Harry, "Nasıl anladın?" der.

    "Çünkü" der George "Verdiği bilgi %100 doğru, fakat faydasız".




    Avukat 3




    Önemli bir iş için mülakat yapılacakmış. Bir matematikçi, bir fizikçi ve bir de avukat başvurmuş. Önce matematikçiyi içeriye almışlar ve bir masaya oturtup, sormuşlar:

    “İki kere iki kaç eder?”

    Matematikçi bir süre düşünmüş, önüne kâğıt kalemi almış, 10-15 sayfa doldurduktan sonra demiş ki: ''Eminim ki dört eder.''

    Sonra fizikçiye aynı soruyu sormuşlar. Fizikçi de önce düşünmüş, sonra bir deney düzeneği kurmuş, sağa sola toplar fırlatmış. Yarım saat sonra : ''Yaptığım deneylere göre 3,9 ama 0,2'lik bir hata payı olabilir.'' demiş

    En son avukatı almışlar içeri, sormuşlar soruyu. Avukat hiç düşünmeden etrafına sinsi sinsi bakmış ve sormuş:

    ''Kaç olmasını istersiniz?''




    Avukat 4




    Ceza davalarına bakan avukat bir arkadaşım anlatmıştı:

    Yoksul bir babanın oğlu şoförlük yaparken ölümlü bir kazaya neden olmuş. Olayda tam kusurlu. Şoförün babası avukata başvurarak hukuki yardım istiyor. Arkadaşım adamın yoksulluğuna bakarak hiçbir ücret talep etmeksizin davayı takip ediyor.

    Ancak bütün deliller aleyhte. Yapılacak bir şey yok. Şoförün mahkûmiyetine karar veriliyor.

    Şoförün babası büroya gelerek yakınıyor.

    “Yoksulluğun gözü kör olsun. Paramız olsa da iyi bir avukat tutsaydık bunlar başımıza gelmezdi.''




    Avukat 5




    Hayırsever vakıflardan birindeki çalışanlar şehrin en başarılı avukatından henüz herhangi bir bağış almamış olduklarını fark ettiler. Bağış toplama görevindeki kişi avukatı bağışta bulunması için ikna etmeye çalışıyordu:

    “Araştırmalarımıza göre yıllık geliriniz en az 500.000 $. Ancak bugüne kadar hiç bir hayır işine bir kuruş bağışta bulunmamışsınız. O paranın bir kısmını bir şekilde topluma iade etmek istemez miydiniz?”

    Avukat açtı ağzını:

    “Önce, araştırmalarınız annemin uzun bir hastalıktan sonra ölmek üzere olduğunu ve hastane masraflarının onun yıllık gelirinin bir kaç kat üstünde olduğunu da gösterdi mi? Sonra, kardeşimin malul bir gazi, kör ve tekerlekli iskemleye mahkûm olduğunu? Ya da kız kardeşimin kocasının bir trafik kazasında öldüğünü ve onu üç çocuğuyla beş parasız bıraktığını?”

    Görevli yerin dibine geçmişti.

    Sadece:

    “Hayır, hiç bir bilgim yoktu...” diye mırıldanabildi.

    Avukat onun sözünü keserek devam etti:

    “Pekâlâ, ben onlara zerre kadar para vermezken, size niçin vereyim?”



















    Günün Sözü

    Homo sum,humani nil a me alienum puto

    İnsanım,insana özgü hiç bir şey bana yabancı değildir.

    Şişli Merkez Mh,Esen Sk Saruhan İşhanında

    Şişli Merkez Mh,Esen Sk Saruhan İşhanında
    Sinema Tarihinin Zaman Tüneli

    Sinema Tarihinin Zaman Tüneli

    Sinema Tarihinin Zaman Tüneli
    Hayatımızdan sessiz sedasız çekilmişler

    Sinema Tarihinin Zaman Tüneli

    Sinema Tarihinin Zaman Tüneli
    Siyah Beyaz Hayatımızdan Renkliye...

    Sinema Tarihinden Siyah ve Beyazlıklar

    Sinema Tarihinden Siyah ve Beyazlıklar
    Zamanın belleği var