Sayfalar
- Ana Sayfa
- Mortgage
- Konut Kredisi
- Refinansman Nedir?
- Kira Nedir?
- Sigorta
- Faiz Nedir?
- Fıkralar
- Kefillik Nedir?
- Arsa Payı Nedir, Nasıl Hesaplanır?
- Gayrimenkul Satış Vaadi Nedir?
- Tahliye Taahhütnamesi nedir?
- DEĞER ARTIŞ KAZANCI NEDİR?
- DOP (Düzenleme Ortaklık Payı) NEDİR?
- EMLAK-EMLAKÇILIK NEDİR?
- HACİZ YOLU İLE TAKİP NASIL YAPILIR?
- TAPU NEDİR ?
- Emlak Vergisi
- Sözleşme ve Şekil Şartı Nedir?
- ÖRNEK DANIŞMANLIK VE KOMİSYON SÖZLEŞMESİ
- Emlak Terimler Sözlüğü
Hakkımda
20 Ağustos 2018 Pazartesi
40 metrekare mutluluk!
Hatırımda ayrıntısı kalmamış, yıllar önce okumuştum, ama hangi ülke olduğunu hatırlamıyorum. İşçiler için modern çok katlı binalar, konutlar yapılmış, dışarıdan bakılınca çok güzel ama işçiler içine oturduklarında bir çok nedenden dolayı mutlu olamamışlar.
Bu bana kentsel dönüşüm operasyonlarına uğrayan mutsuz insanları hatırlattı.
Geçenlerde Eyüp Topçular Mahallesi’nde gayrimenkul araştırması nedeniyle gezinirken geniş, ferah, her iki tarafı boydan boya yeşil ve ağaçlar içinde, 2-3 katlı evlerin olduğu şirin sokaklara daldım. Kent merkezinde hayretle böyle bir yer olduğunu, talan edilmediğini gördüm. 1960 yılında Sümer Fabrikası işçileri için yapılmış, 40 m2 ‘konserve kutusu’ gibi evler… Peki bu 40 metrekarelik evlerde bir işçi ailesinin mutlu olması mümkün mü?
Yaşlı anneleri hala bu evlerden birinde oturan ama kendileri Etiler’de yaşayan kızlarından dinleyelim:
’Biz burada doğup büyüdük. Hepsi hepsi 40 m2 bir yerde, bir yatak odası, bir salon, daracık bir mutfağı olan yerde yaşadık. Her yer yemyeşil. Bahçemizde ağaçlar var. Her taraf mis gibi kokuyor. Komşularımız çok iyi. Herkes birbirini tanıyor. Acayip bir dayanışma var. Evimiz küçük ama mutluyduk. Şimdi insanları ruhsuz binalara hapsedip esir ediyorlar.
İşin özü mutlu olmakta! 40 metrekarelik bir evde yaşamak değil!
Biz de 40 metrekarelik işçi evlerinde yaşadık, dolayısıyla onları çok iyi anlıyorum.
13 Haziran 2015
Hırsızlar günah çıkarmak için nereye giderler?
Hırsızlık dünyanın en eski mesleğidir ama yolsuzluk yapana hırsız denilemeyeceğini Hayrettin Karaman'dan öğrenmiş bulunuyoruz. Yolsuzluk yapanların içi rahat etsin.
Hırsızlığın haberli veya habersiz olması, gönüllü ya da gönülsüz, kalemli ya da kalemsiz, zorunlu ya da isteyerek olması nitelğini, özünü değiştirmez.
Üretileni paylaşmadaki bir haksızlığın, hukuksuzluğun eseridir.
Hırsızlık aynı zamanda bir illüzyon sanatıdır.
Birazdan gerçek bir kara mizah örneği ile karşılaşacaksınız.
Heredot’un bize bildirdiğine göre antik çağlarda bazı kabilelerde hırsızlık, çalmak ayıp değil yakalanmak ayıp idi. Yakalanana en ağır ceza veriliyordu. Günümüzde bu gelenek daha bir modernleşerek hırsızlığı zenginler kalem ve yasa yoluyla yapınca suç olmaktan çıkmış, bununla beraber yoksullar ve bunu haber yapanlar suçlu olarak yargılanır olmuşlardır.
Hırsıza hırsız demek suç!
Neden?
İkna teorilerine göre; güzel, yakışıklı, zengin, güçlü veya bunlardan daha fazlasını temsil edenler suç işlediklerinde biz onları bir şekilde temize çıkarma mekaniğimiz harekete geçiyor. Onları ‘iyi’ olarak kabul etme eğiliminde oluyoruz. İnternette bu örneklere sıkça rastlayabilirsiniz.
Zengin güçlü olduğu için 'güç ve kudret' sahibinin varlığı nedeniyle hırsızlığına toz konduramayız ama yoksul, fakir, eğitimsiz, toplumun zayıf ve çaresiz kesimlerini temsil edenler aynı suçu işlediğinde öfkemiz kabarır, ‘Vurun kahpeye!’ diye hiddetleniriz ve an acımasız yargılamalarla mahkum edip cezalandırmak isteriz. Toplumun bir kesimi zayıfları ezmek, onları ayakları altında ezilecek bir kene gibi görme, işkence duygusu besleme sadizmi var. Linç kültürüne sahibiz. Zayıf olanı kıstırdık mı üzerine çullanır, yaşam hakkı tanımayız.
Bu olay bizim sokağımızda oldu.
Komşu kadın sabah erken saatlerde kocasını işe yolcu ettikten sonra balkona çıktığında karşı balkondan aşağı sarkan halıyı çekip götürmeye çalışan bir hırsızı görür.
-Sen ne yapıyorsun?
-Sana ne? Senin mi?
Komşu ‘Hırsız var’ diye bağırınca kadına küfür eder.
-Ekmeğimle oynuyorsun! Der. Neticede hırsız tehditkar bir baş sallamayla gözden kaybolur.
Görüldüğü üzere hırsız yaptığının o kadar meşru olduğuna inanmıştır ki, bunu ekmek parası, ekmek davası için yaptığını ve suç olmadığını kanıksamıştır. Vicdanında suç olmaktan çıkarmıştır. Ona göre fiili durum önemlidir ve bu fiili durumla örtüşmeyen yasalar ‘Yok hükmündedir’ Ona göre hayatın gerçeği budur.
Gelelim asıl kara mizah başka bir gerçek olaya… Şimdi sıkı durun!
Elli yaşlarında gözüken gayet düzgün, konuşması ve hali ile kuşku uyandırmayan bir adam notere gelir. Numara alıp sıraya geçer. Sırası gelince serviste çalışan bir memura yaklaşır.
-Buyurun, sizin işleminiz nedir?
-Efendim ben suçumu itiraf edeceğim, diye konuşmaya başlar. Vaktiyle bir maça gitmiştim. Stadda yanımda oturan birinin cebinden Audi marka arabasının anahtarını aldım. Daha sonra otoparka inerek arabasını çalıp kaçtım. Bir süre sonra arabayı başka birine sattım. Sattığım adam da bunun çalıntı olduğunu biliyordu. Ben bundan vicdanen rahatsız oldum. Pişmanım! Bir pişmanlık dilekçesi vereceğim. Allah bunu bilsin istiyorum.
-Biz bunu ne yapacağız, yazıp Allaha mı göndereceğiz? Adresini bilmiyoruz ki? Diye şaşkınlıkla sordu.
Nasıl olur, falan filan derken tartışmayı gören noter işe dahil olur.
-Beyefendi, biz bunun için bir şey yapamayız. Burası günah çıkarma kurumu değil. Tamam… Pişman olmuş, nadamet getirmişsiniz. Bunun içinde bir hukuksal kurum aramış, bize gelmişsiniz ama biz doğru adres değiliz. Bunun için ya karakola ya mahkemeye gideceksiniz.
Sizin de bu hırsıza söyleyecek bir sözünüz var mı?
21 Nisan 2015
Diplomasinin dili olarak çiçek
Bir çiçek bir fikirdir. Bu diplomasi de daha anlam kazanır.
Peki çiçek ile konunun ne ilgisi var?
Diplomasi dolaylılık, nezaket ve şekil üzerine kuruludur. En zor konuları öyle bir zarif dille, öyle bir şekle sokarak anlatırsınız ki karşınızdaki sizin ne demek istediğiniz anlar.
'Bugün de boş geçmedi' mottosu Sayın Sevgi Hançer'e aittir.
Tabiat boşluğu affetmez. Yerini dolduracak mutlaka bir şey bulur. Aslında bu toplumsal yaşam için de böyledir. 'Boşluktan puştluk doğar' argo kültürü ve avam tabiriyle belki durumu izah etmek açısından bu kadar isabetli olabilir.
Hançer denince aklıma bir tanıdığın takma adı geliyor. Herkesinin 'Hançer' dediği, gerçek adını bilmediğim kişidir.
Kimine göre; hançer kınında durmalı, kimine göre; 'İnsan; bir kere yaralandı mı, çiçeğin gölgesini bile hançer zanneder'miş, kimine göre; 'Sende mi Brütüs?', kimine göre; 'O iyi bir arkadaş, seni önden hançerliyor', kimine göre; meyve veren ağaç taşlanır, kimine göre; 'sapla kalbime hançerini ama fazla derinlere inme çünkü orada sen varsın' denilebilir. Kim ne derse desin ama beni daha çok yapılan şey, reel olan ilgilendiriyor.
Bir gün Bomonti'deki Emlak ofisine geldiğimde yeni ve üzeride bir etiket olan çiçek dikkatimi çekti. Etikette 'Sevgi Hançer' ismi dikkatimi çekti.
Şiir diliyle tasvir etmek, betimlemek gerekirse;
'Bir çiçek duruyordu, orda, bir yerde,
Bir yanlışı düzeltircesine açmış;
Gelmiş ta ağzımın kenarında
Konuşur durur.'
Şu an ki durumu Cemal Süreyya'nın şiiri bu kadar mı isabetli anlatırdı?
Bir yanlışı düzeltmek için. Bir danışman transferi nedeniyle oluşan gerginliğe karşı;
Hayatıma bir son vermek istersen,
Hançere gerek yok gözlerin var ya
Eğer ki kalbimden vurmak istersen,
Kurşuna gerek yok sözlerin var ya
Kurşuna, hançere gerek yok, çiçekler var! Çiçeklerin bir fikirle ilişkilendirilmesi çok eskiye dayanır. Tabi 'kadın kadındır, çiçek babandır' feminist yaklaşımını bir kenara bırakır, tekrar çiçeğin sevgi ve hançer ilişkisine döner, çiçek diliyle özetlersek, yazımıza konu olan çiçeğin;
'Ben sevgiyi kır çiçeği gibi elimde değil, hançer gibi yüreğimde taşırım!' diyen bir ifadesi de olabilir. Bu edebi yaklaşım iltifat görebilir.
Edebiyatta ve sanatta sevgiye dair söylenecek çok şeyi olanlar;
'Denize Hançer Düştü, hançerin sapı, Gül ve Hançer, Düş Hançeri, Nişan Hançer, Kırık Hançer, Bir hançer gibi çeksen de sevgini' gibi
sevimli, hoşa giden, edebi sözlerle anlatılan eserlere az çok şiirdeki kadar aşinayızıdır.
Sevenler gece ölür:
'sorma ya
hele de karşılıksız sevgi hançer gibi saplanır yüreğine'
Dedikten sonra...
Dikkatimi çeken çiçeğin sahibini sorduğumda çiçeği Sevgi Hançer'in gönderdiğini söylediler. Bir transfer nedeniyle tıkanan iletişim kanalını açık tutmak adına diplomatik bir tavır diyebileceğim, belki de diplomasinin, nezaketin bir örneği olarak alkışlayacağım bir çiçek gönderilmişti. Sonucun olumsuz olması mümkün mü?
Belki bir çiçekle yaz gelmez, diyenler olacaktır ama bir çiçeğin en katı insanları bile bir muma çevirebileceğini, zaman zaman Cemal Süreyya'nın dediği gibi 'bir yanlışı düzeltmek' için olabileceğini akılda tutmak gerekir.
'Yumuşak, sertten güçlüdür; su kayadan güçlü; sevgi, zorbalıktan güçlüdür.' demiş İsviçreli şair Hermann Hesse.
Sevgi Hançer... Yumuşak ama sert...
Sevgi ile Hançer sözcüğü nasıl yan yana geliyor derseniz, şiirde ve gerçek hayatta; çiçek sevgi ile dile gelirken sanırım hançer sözcüğü de 'Bir çiçekle ne demek istediğimi anlatabiliyor muyum?' da ifadesinde anlamını bulan diplomasi bir dili.
Bazen Hüsnü Arkan dediği gibi de olabilir.
'Bir çiçek büyütmüşüz, saksıya sığmaz
Ne sevmekten korkmak ne zulümden korkmak
Bize yakışmaz'
Hoşçakalın, çiçek kalın, Sevgi'yle kalın!
19 Ağustos 2018 Pazar
Sen Gayrimenkul Danışmanı Doğru Yerde misin?
“Bulunduğun yer seni memnun etmiyorsa, yerini değiştir. Ağaç değilsin.” Jim Rohn
Kurumsal gayrimenkul ofislerindeki Gayrimenkul Danışmanlarının, müzmin, kronik bir trajedisi var.
Gayrimenkul Danışmanlığına karar verdiklerinde nerede çalışacakları konusunda pek emin değillerdir. Genellikle eş, dost tavsiyesi, onların yönlendirmeleriyle biraz da tesadüflere bağlı olarak, bazen tabelanın renkleri hoşuna giderek seçim ve tercih yaparlar.
Bu doğru bir tercih midir? Kesinlikle yanlıştır.
Sorunlu olmasına karşın bir broker (ofis sahibi) karşısına oturduğunuzda onlar da kendi kriterlerini ortaya koyarak bir test yaparlar.
'Bize katıl sen kazan. X Gayrimenkul Danışmanı bu kadar kazandı. Sen de kazanabilirsin!'
İkonik kişileri örnek göstererek ballandıra ballandıra anlatırlar. 'Onlar yapıyorsa siz neden yapmayasınız!'
Bir de bu başarı için 27 aylık bir sürece ihtiyaç olduğunu söylerler. Doğrudur.
'Öğrenmek için zaman gerekir, sabır gerekir, ustaları izlemek gerekir. Dünya hızlandıkça zaman kısalabilir, ama öğrenmenin esası değişmez.'
İşe alma şekli doğrudur, yanlıştır, isabetlidir, değildir ama konu bu değil. Gayrimenkul Danışman adayı ofis hakkında hemen hemen hiç bir soru sormaz.
Kaç yıllık ofissiniz? Ne gibi başarılarınız var? Çalışma sahanızda ne kadar tanınıyor, biliniyorsunuz? Gelmişinden geçmişinden mali yapısına, çalışma tarzına, şoklara, krizlere dayanıklılığına, esnekliğine, sürekliliğine, kabuk değiştirme yeteneğine kadar bir çok soru sorulması gerekir. Fakat bazen bilmemekten bazen de işe girme heyecanıyla sorulmaz, sorulamaz.
İlk yanlış adım böylece atılmış olur. Sen Gayrimenkul Danışmanı bu seçimi yaparken doğru mu yaptın? Bu soruya 'evet' yanıtı verebilir misin? Bir çok Gayrimenkul Danışmanı hem ofisini hem brokerını sevdiğini söylerler. Bu duygu bazen gerçeği ifade etse de çoğunlukla samimi değildir. Bir süre sonra bu danışmanın sirkülasyon rüzgarına kapıldığını görürsünüz.
İkinci sırada ise bu seçimin en vahimi gelir?
Uzmanlık alanı ve uzmanlık bölgesi seçimidir. Bu iki konuya ayrı ayrı değinmekte fayda var.
İşe başladıklarından bir kaç ay sonra anlatılan şehir efsanelerinden, mesleğin ikonik danışmalarının hikayelerinden etkilenirler. Bunların geçmişte yaptıkları işlerden etkilenenler işe yanlış yerden yanlış adımla başlarlar. Konutta karşılaştıkları zorluk ve güçlüklerin etkisiyle daha yüksek kazanç olan ticari alana yönelirler. Kısa sürede Ticari Gayrimenkul Danışmanı oluverirler! Anlayacağınız fare olmadan çuval keser ya da 3 günlük seyisliği var 40 yıllık at boku eşeler'ler.
Ofis yönetimi Gayrimenkul Danışmanının Kendi Kaderini Tayin Hakkı çerçevesinde çok duyarlı, yönlendirici davranmaz. Onun klişe ve ezberleri vardır. Bunları söyler, tekrar eder ve başarı bekler.
3 tavşanın peşinden koşulmaz. Pul gibi yapışacaksın! 2 Cadde 2 sokak! V.s v.s.
Görünüşte doğru ama uygulamada karşılığı olmayan ezberlerdir.
Gelelim uzmanlık bölgesine. Bu seçim doğru yapılmadığında Gayrimenkul Danışmanını iki şey bekler: 1. Mesleği tümden, bir daha geri dönmemek adına terk etmek. 2.si ise bölgesiyle birlikte ofisi değiştirmek. İkisi de büyük bir zaman kaybı ve israfıdır.
Ofisleri terk eden Gayrimenkul Danışmanlarının yüzde 40-50'si meslekle ilişkisini kesmekte, geriye kalan yüzde 50-60'ı ise aradığı huzuru, performansı, başarıyı başka ofislerde bulmaktadırlar.
Doğru ofiste misin? Doğru uzmanlık alanını mı seçtin? Doğru uzmanlık bölgesini mi seçtin? Kısaca Doğru Yerde misin?
Bu işe büyük bir hevesle başladıysan, aylardır iş yapamadıysan muhtemelen doğru yerde değilsin! Bundan emin olabilirsin? Bu 3 kategoriden en azından biri, ikisi yanlış, hatta üçü de yanlış seçimin olabilir?
Doğru zamanda doğru yerde değilsen zaten sen başarısızlığı başından seçmişsin demektir. Suçlanırsın! Suçlanan hep sen olursun! Suç sende değil üzülme!
Doğru yerde olabilir misin? O zaman başaracaksın!
18 Ağustos 2018 Cumartesi
Gayrimenkul Ofislerinde Kavram Yanılgısı
Ofislerin bir trajik tarafları daha var. Özellikle eğitimlerde. Günlük hayatın akışı esnasında da durum hiç farklı değil. Brokerlar veya ofis müdürleri hasbelkader o görevde bulunuyorlarsa, sadece parası olduğu için hükümranlık haklarını kullanıyorlarsa, entelektüel kapasitesi, birikimi yok, kültürü, görgüsü yok, okuması yok ve kendini bilmiyor ise konuştukları dili hastalıklı bir dile sokmaktadırlar.
Kelimeleri, kavramları yanlış ve yanlış yerde kullanmaktadırlar. Kendilerini, konuştuklarını anlaşılmaz hale sokmaktadırlar. Anlatacaklarını anlatamama, istenen, hedeflenen sonuca ulaşamamaktadırlar.
Okumayan insanlar; başkalarının konuşmasından etkilendikleri, hoşlarına gittiği sözcükleri, kavramları cımbızlayarak kullanma yoluna gitmektedirler.
Okumayan insanlar kulaktan dolma, önyargıları, doğmaları, genel geçer fikirleri benimseme, sahiplenme yoluna giderler. Çünkü başka seçenekleri de yoktur. Buradan beslenirler. Duyarken yanlış duyar, benzetir, kendi duygularıyla birleştirir, anlamlarını farklılaştırır, yabancılaştırır ve sonunda ortaya bir garabet çıkar. Bütün bunlar yabancı kelime konuşma, bilgili görünme hevesi, bilgiyi de bir aksesuar gibi, bir kozmetik olarak kullanma ihtiyacından, şekilciliğinden ortaya çıkar. Kafayı yormadan hazır olanı kullanır, onu da yanlış kullanırlar. Ve böylece bir dejenerasyon, bozulma süreci başlar. Yanlış kullanan bir başkasının da yanlış kullanmasına neden olur.
İçeriğini bilmedikleri sözcük ve kavramları, hiç okuma alışkanlıkları olmadığı için duyduklarını da yanlış telaffuz etmekte, yanlış yerde kullanmaktadırlar. Bunu bilge ve filozofik bir görüntü, aksesuar olarak kullanma zavallılığı içinde yapıyorlar.
İşin bir başka tuhaf tarafı daha var. Olay sözcük ve kavramlarla da sınırlı değil. Konunun kendisi de öyle. Ne anlama geldiği, bu fikrin uygulamada nasıl yapılacağı, bunun yapılma güçlüğü, derecesi, alışkanlığı, sürekliliği gibi noktalarda ezber ve klişeler için de aynı şeyleri söyleyebiliriz.
Hatta ısrarla üzerinde çok durduğum Açıklayıcı Derinlik Yanılsamasının yani bildiğini zannettiği, içeriğinden bihaber olduğu söylemler içinde geçerli.
Tabi bir de bulundukları, konuştukları ortamda bu kavramlara yabancı dinleyiciler varsa konuşana hayranlık duymaları 'Ne güzel konuşuyor?' demeleri çok garipsenecek bir durum değil. Bilmeyen, konuşanın bildiğini zanneder.
İkinci tehlikesi de dinleyici, konuşanın kendisinin de anlamını, içeriğini bilmediği, yanlış telaffuz ettiği kavramdan hiç bir şey anlamamaktadır. Konuşma bir çöp haline gelmekte, kafa yorduğunu, patlattığını düşünen konuşmacı 'Konuşuyoruz konuşuyoruz hep aynı şey. Bir arpa boyu yol alamıyoruz' demektedirler.
Sadece bir boyutuna baktık ama bir de inançsal boyutu var. Toplumun kör inançlarına, mesleki veya mesleki olmayan hurafelerine, önyargılarına, okuyanların ki eğitimin içler acısı hali ile ortaya çıkan rol modellerin hastalıklı, cehaletinden etkilenen 'işte okuyanın hali' diyerek okumamayı iyi bir şey sananlar için sadece bu kavram yanılgıları geçerli değil, okuyanların da cahil yetiştiği, onların da işin kolayına kaçarak ezberlere sarıldığı bir atmosfer var. Bütün bu kavram yanılgıları yanlış ve alternatif inançlar da üretebiliyor.
Olayı şöyle düşünürseniz durumun ne kadar vahim olduğunu görürsünüz: Bir insanın zihnindeki yanlış bir sözcük, yanlış bir kavram, yanlış bir model de anlatılan olayı yanlış bir şekilde açıklar, yanlış sonuçlara sürükler. Bu yanlış kavramın yer ettiği zihindeki bu kavram yanılgısını da düzeltmek pek o kadar mümkün değildir. Sadece bununla da sınırlı değil. Yeni bir olayla karşılaştığında, yeni bir konu öğrenecek olduğunda zihindeki bu yanlış kavram, model aynı şekilde çalışacak, yanlış sonuçlara varacaktır.
Bu yanlış kavramlarla, cehaletinizle yüzleşin!
Cehalet bir virüsün çoğalma hızından daha hızlıdır. Çabuk etkisi altına alır. En çok bundan bilen insanlar zarar görür. Çünkü hızla kuşatılan bir cehalet içinde yalnız kalır, boğulurlar.
'Entel dantel' diyerek aşağılamayın! Okuyun!
Bu dil iletişim dili olmaktan çıkmakta, sorunlu, amacına, hedefine ulaşmayan, işlevsiz, zaman kaybına, israfına neden olan bir dil olarak ortaya çıkmaktadır.
17 Ağustos 2018 Cuma
Gayrimenkul Ofislerinin Sinerji ve Entropisi Üzerine Eleştiriler
Gayrimenkul Ofislerini Sinerjisi ve Entropisi üzerine genel bir bakış atacağız ve ileride fırsat buldukça örnekleriyle ayrıntılı açıklamaya çalışacağız.
Önce bir kavramlara bakalım.
Sinerjinin sözlük anlamı;
'Sinerji isim olarak Fransızca synergie'den geliyor
1.Artı güç.
2. Görevdeşlık.
3. Bir işi yapmak ve sonuçlandırmak için varılan ortak istek, güç.
Aynı işi kotarma amacıyla hareket eden kişilerin birbirleri ile uyumlu zamanlama ve heyecan ile hareket etmesi olarak da özetlenebilir. Uyumlu ve eş zamanlı olarak ortaya çıkan güç ya da eylem olarak açıklanabilir. Örnek olarak bir işi birleşerek, güç birliği ile meydana getirme heyecanı bir Sinerji'dir. Sinerji kavramını yerel kültürümüzdeki İmece usulünde açıkça görebiliriz.'
Aşağı yukarı sinerjinin karşıtı diyebileceğimiz Entropiye bakalım.
Entropi:
Kelime kökeni Yunanca.
Clausius 1865 yılında yeni bir termodinamik özellik bulduğunu anlamış ve bu özelliğe entropi adını vermiştir.
Kulalnılmayan enerji.
Kendi haline bırkıldığında düzensizliğe, dağılmaya, çürümeye, bozulmaya yol açan termodinamiğin yasası ile ilgili kavram. Bir şey bir arada tutmak, belli bir disipline sokmak, verim ve üretim sağlamak için bir enerji gerekirken kendi haline bırakıldığında bir entropi meydana gelir. Düşme, dağılma ve bozulma için o fonksiyon enerjiye ihtiyaç duymaz. Kararlı haline karşı koyan güçlere karşı bir enerji harcamaz.
Kısaca bütün sistemlerde rastgelelik ve düzensizlik arttıkça, entropi de artar. Buna bağlı olarak entropi(faydasız enerji) artarken, faydalı enerjide düşer.
Örnek vermek gerekirse uçağı havada tutmak için bir enerji gerekir, düşmesini sağlayan şartlara, güçlere karşı koyar. Bu enerjiden yoksun kaldığında ise uçak kendi dışındaki şartlara teslim olur, düşer, parçalanır, dağılr, bozulur.
Çoğunlukla bir sistemdeki rastgelelik, belirsizlik ve düzensizlik olarak tanımlanır ve istatistikten teolojiye birçok alanda yararlanılır. Kısaca bir sistemin kendiliğindenciliğe teslim oluşuyla düzensizliği arttıkça artan herhangi bir fonksiyon rahatça entropi fonksiyonu olabilir.
Önce entropinin ofisler için ne anlam ifade ettiğinden başlayalım.
Entropi düzenden düzensizliğe, bozulmaya, çürümeye, dağılmaya geçiştir. Kullanılmayan, işe çevrilmeyen enerjidir, dedik.
Bir kere insanda var olan ve kullanılacak müthiş bir enerji var. Bir de ofisteki insan sayısını düşündüğümüzde bu enerjinin büyüklüğünü tarif etmek güçtür.
Bu güç kontrolsüzleştikçe güçsüzleşir, zayıflar, minimum enerjiye ve zamanla sıfıra yaklaşır.
Ofis yöneticiliği bu gücü keşfetmek, bu gücü efektif hale getirmekle mükelleftir. Bu başarılamıyorsa kendiliğindenciliğe, belirsizliğe yelken açılmışsa bu devasa enerji heba olup gidecektir.
Buna itiraz edecek olanlar 'Biz sürekli ofis içi eğitimler veriyoruz' diyebilirler. Asıl sorunda burada zaten. Bu enerjiyi çöpe çevirecek ezber, basmakalıp, klişeler eğitiminizin içeriğini oluşturuyorsa içten içie bir çürüme etkisi altına alacaktır.
Gayrimenkul Danışmanları bir ofiste çalışmaya başlamadan önceki kişiliklerini, önyargılarını, deneyim ve tecrübelerini, alışkanlıklarını, ilişkilerini de taşırlar.
Eğer ofisinizin Entropisi düşükse ofis kazanacaktır. Ofisin Entropisi düşükse yani çürümeye, bozulmaya, dağılmaya, düzensizliğe izin vermeyecek kadar güçlü ise Gayrimenkul Danışmanları halihazır bu ruh ve kimlikle ofise geldiklerinde ofisin kurulu düzeni içinde, ki üretkenliği artıran bir disiplin(despotik ve aşırı kontrolcü, yorucu, bıktırıcı değil) ile bu kimliği ofisin kurumsal kimliği ile doku uyuşmazlığına meydan vermeyecek çerçevede bağdaştırması gerekir.
Gayrimenkul Danışmanları sinerjisi yüksek entropisi, düşük bir ofiste çalışmak isterler. Bu nedenle gidip rütbe tenzili sayılacak, kurumsallıktan uzak, eğitim seviyesi düşük ya da eğitim ihtiyacı olmadan da iş yapmayı savunan yerel emlak ofislerinde çalışmazlar. Çoğu yüksek öğrenim görmüş ya da kurumsal deneyimleri olmuş kişiler olarak kurumsal ofislerde çalışmayı tercih ederler.
Gayrimenkul Danışmanları girdikleri ofisin bir hafta içinde röntgenini çekerler. Daha o an bir gelecekleri olup olmadığına karar verirler. Ondan sonraki süreç devam ya da ayrılma yönündeki kararın
Ofis potansiyelini ancak sinerjisi ile ortaya koyar. Portföy edinme aşamasından tanıtım çabalarına, psikolojik destekten motivasyona, pazarlamadan satış kapamaya kadar süreçte ofisin liderlik ve yönetmenliğinde bir kapsayıcı, kucaklayıcı, kollektif çalışma ile ofis iyi bir orkestra şefi olmalıdır.
Burada ofis içi kayırma, kollama, kaynama, harcama, harcanma, tasfiye olmayacak veya kendine zemin bulamayacaktır.
Herkes bireysel olduğunda gizli kıskançlıklar, içten içe başarıya ayak çelmesi takma, müşteri çalma, yarışa sokarak başarıya giden her yolun mübah olduğu bir atmosfere zorlamak(içten içe çürümeye yol açan bir anlayış olan 'başar da nasıl başarırsan başar', ahlakı önemli değil), kupa kaldırmanın kutsal bir ritüele dönüşmesi, ayrıca danışmanından para kazanmayı hedefleyen, bekleyen değil danışmanına para kazandırmayı amaçlayan ofis olması gerekmektedir.
Ofis içinde her biri uzmanlık ve ekip çalışması gerektiren, danışmanı işkolik yaptıran eğitimci tarafından önerilen işler bir arada yapılmaya çalışıldığında angaryaya dönüşmektedir. Danışman boğulacağı bir karmaşa içinde hepsini bir arada yapacağı planlı bir çalışmadan çok tercihini kendiliğindenliğe, yani işi oluruna bırak, olmazsa tekrar bırak tarzına yönelmektedir. Performansı, verimi düşmekte suçlama ve eleştirilere maruz kalmaktadır.
Ofis sadece fiziksel bir mekandan ibaret konfor alanı değildir. Asıl amacı işlevselliğindedir. Ofisin toplam enerjisini iş enerjisine, potansiyel enerjiyi kinetik enerjiye dönüştüremiş ise, bir sinerji yaratamamış ise, kendini sadece Gayrimenkul Danışmanlarının tanıtma faaliyetleriyle sınırlamışsa, danışman müşteriye gitmeden 'Ben zaten sizi tanıyorum' dedirtecek bir şekilde bir adım önde değilse, uzmanlık sahaları üzerinde bir akademisyen kadar kafa patlatmamışsa,(Uzmanlık bölgesi uzmanlık alanınızla çakışıyor mu? Ne kadar verili? Fırsatlar neler? Bu sizin seri mi ya da tek tek mi atış yapacağınızı belirler. Nereye nasıl konuşlanacaksın? Çıkaracağın maden ne kadar dipte? Bunun için ne kadar yatırım yapacaksın, sana neye mal olacak? Geri dönüş süresi uzun bir yatırım mı?) rekabetin boyutu, sahadaki aktörlerin, rakiplerin durumunu tespit etmemişse, gayrimenkul teknolojisini aktif, günlük yaşamın bir parçası olarak işler hale getirip bunları danışman ile eşgüdüm içinde çalışmıyorsa, Gayrimenkl Danışmanı brokera haklı 'Sen ne yapıyorsun da benimle yarısını paylaşıyorsun?' diye düşünür ve bunu ciddi ciddi konuşur, tartışır ve yargılar.
Broker: 'Hepsini birden kovdum şekerim!' Der ve yalnızlığa gömülür. 'Zaten ben burayı hiç bir danışman almadan da çalışmayı göze alarak açtım.'
Bu özgüven yoksunu, yanında danışman çalıştırma becerisi göstermekten aciz brokerlar bir yere kadar başarılı olabilirler. Böylelerinin ofis açmalarına gerek yok, çünkü başka bir ofis çatısı altında da yapabilirler.
Her aracı her vasıtayı yüzyüze iletişim için kullanabilme yeteneği, kapıları açan maymuncuk sözcük ve cümleler. Bilinirlilik, görünürlülük, algı yaratrma, sağlam bir ajanda
Kurumsal bir kültürün mü olacak yoksa bir kasaba esnafı mı olarak yoluna devam edeceksin?
Ofisin potansiyeli yarattığı sinerji ile ölçülür. Sinerjiden yoksun ofis eleman tutundurma sorunu ile başbaşa kalır ki sürekli elaman transferi ve eleman devşirme ihtiyacı içindedir.
Ofisler sinerji olarak sınıfta kalmaktadırlar. Bir kere ta başında bu işin 'bireysel' olduğu üzerine yapılan katı söylem, paylaşım oranları ofis içi işbirliğini olanaklı kılmamaktadır. Özellikle kiralama konusunda paylaşıma yanaşılmamakta, üzücü sonuçlar doğurmaktadırlar. 'Az olsun benim olsun! Benim olmayacaksa başkasının olmasın!'
Brokerlar bu işe kafa yormamakta, bunu bir sorun olarak algılamaktan yoksundurlar. Takım çalışması, ekip çalışmasını yüksek faydasına inanmamakta, bu sinerjinin yol açacağı uzmanlaşma, iş bölümünün gerektiği zihinsel olgunluktan çok çok geridedirler.
Zevahiri(görüntüyü) kurtarmak için kendileri de gayrimenkul danışmanlığı yaparak ayakta kalmaya çalışmaktadırlar. Ne yazık ki bu anlayış çoğu ofisin sonu olmaktadır. Kasaba esnafı kültürü ve zihinselliği ile bu iş sürdürülemez. Markadan markaya transfer ile hem brokerlar hem de gayrimenkul danışmanları fasit daire içinde dolaşıp durmaktadırlar.
Bu sorunun çok alametleri belirdi. Çok boyutlu, etki edenleri bir çok sorunsalı var. Türkiye ekonomisi gibi yapısal reformlara ihtiyacı var.
Ülkemiz ne yazık ki teknoloji-mekansal ve lokasyon açısından bu ihtiyaca karşılık verirken zihinsel olarak neredeyse bu teknolojiye 100 yıllık bir fark atmaktadır.
Gayrimenkul sektörü henüz akademik düzeyde kendine yer bulmamıştır. Sertifika düzeyinde niteliksiz, fasülye üretilen bir zamanla sınırlı kurslarla konu geçiştirilecek kadar ancak ciddiye alınmaktadır.
Türkiye gayrimenkul sektörü prematüreden biraz hallice bir dönemi yaşamaktadır. Henüz bir yasası bile yoktur. Bir yönetmenlik çıkmış, dağ fare doğurmuştur. Gayrimenkul Danışmanlarını hayal kırıklığına uğratılmıştır. Önümüzdeki günlerde Pandora'nın kutusu açılacak hızla Gayrimenkul Danışmanları sirkülasyona uğrayacak. Kim ofis borsasında yüzdeliği fazla verirse, hangi master franchise markası şartları uygun olursa oraya koşacak.
Gayrimenkul Ofislerinde Ezber ve Klişeler
İnsanları hayvanlardan ayıran özellik nedir? Diye sorulduğunda bir çok doğru imiş gibi görülen farklı fikirler farklı ağızlardan telaffuz edilebilir.
Kiminin cevabı, düşünme yeteneğimizle,alet kullanma yeteneğimizle, zeka veya ilişkilendirme yeteneğimizle açıklayabilirler.
Hayvanlarında da düşündüğünü, alet kullandığını, zeki olduklarını ve ilişkilendirme yetenekleri olduğunu biliyoruz. Bunun çokça örneklerine hemen hemen hergün sosyal medyadan tanık oluyoruz.
Peki öyleyse gerçekten farkımız nedir?
Evet, farkımız şudur: Bütün canlılar organları kadar zekidirler. Ve fiziksel özellikleriyle zekaları doğru orantılıdır. İnsan zekasının bir kedi de, bir köpek de, bir zürafa da olduğunu düşünsenize? Bu zeka onların ne işine yarardı?
Bu nedenle doğadaki bütün canlılar kendi organlarıyla yaşamsal faaliyetlerini sürdürecek kadar zekaya sahiptirler. Biri diğerinden bu fizksel özelliği ile ayrışır. Kurnaz tilki,dünyanın en hızlı koşucusu çita, aslan, çakal ve sinsi yılanların karadaki hakimiyeti, balıkların sudaki üstünlüğü, kuşların havadaki üstünlüğü.
İnsanları ancak kendi aralarındaki farklılığını sorgulayabiliriz?
İnsanları iki şeklide özetleyebiliriz.
Birinci kategoride olanlar yaşadıklarını, gördüklerini depolayan ama bunları işleme tabi tutacak, değerlendirecek, işleme tabi tutacak bir eğitim almadıkları için ilişkilendirme kuramayan, ezber üzerinden yaşayanlar. Bunların asla kendine özgü fikirleri olmaz. Tabi oldukları otoritenin ezberlerini otomatik olarak düşünmeden kendine mal ederler. Bir şey anlatacak olduklarında bu ezberler arkasına sığınır, daha çok hamasetle konuşurlar. Bilgili imiş gibi görünürler ama hepsi bu kadar! Bildiklerini paylaşamayan, kullanamayan insanlar da bu sınıftandır.
Ezber, ezber, ezber... Her şeyi ezber olan bir toplum. Eğitim bunun üzerine kuruludur. Ezberle, kopya ile sınıf geç, diploma al! Diplomalı cahil olarak bir etiket sahibi ol.
İkinci kategorideki insanlar ise; topladıkları, edindikleri bilgiyi işleme kapasitesi, ilişkilendirme(zeka) yeteneği gelişmiş olanlardır. Bildiklerini kullanan, paylaşan, ilişkilendiren insanlar gelişmenin yönünü de tayin ederler.
Başarı için ezberler telkin edilir. Ve bu ezberlerin mutlak kabulü ülke gerçeklerinden bağımsız olarak kabul edilir.
Düşünme yap! Denilir.
Sadece yap, uygula! Denilir.
Söylenenlere koşulsuzca inanılması istenir. Tartışma, sorgulama sevilmez.
Sonunda Gayrimenkul Danışmanları çekip gider, ofisler kapanır.
Bir mahalle arası sokaktaki bakkalın değil cadde üzerindeki bir marketin süpermarket olma şansı vardır.
Eğer söylenenler yapılırsa mahallearası sokaktaki bakkalın da süpermarket olacağı fikrinde ısrar edilir. Bu teorik olarak mümkün iken pratikte bir mucize olmaksızın bu mümkün değildir. Fakat sureti haktan görünen bu anlayış itiraz kabul etmez. Her yerde her şekilde başarının mümkün olduğu ancak söylenenlerin yapılmasıyla mümkündür, denilir.
Ama Gayrimenkul Danışmanları sahaya inip 'patinaj' yaptığında kazın ayağının hiç de öyle olmadığını anlar, işe olan inançları sarsılır.
Neden gayrimenkul ofisleri bir Kuluçka Ofisler halini alamazlar?
Fark yaratacaksanız nasıl yaratacaksınız? Rakiplerinizi nasıl geçeceksiniz? Sürekli gelişen, değişen bu dinamik ortamda yenilikler üretmeden, yaratmadan kendinizi ve rakiplerinizi geçeceksiniz?
Fikirler pişirip, tartışıp, hayata geçirmeden nasıl yapacaksınız?
Oysa başarı sahanın doğrularını bir araya getirmekle olur. Teori dünyayı dolanırken saha zaten oradadır, yereldir, kendine özgülüğü vardır, keşfedilmesi, anlaşılması gerekir. Teori saha ile uyuştuğunda başarı gelir. Yaşanan doku uyuşmazlığının sebebi üzerinde kafa yormak gerekir.
İlişkilendirmeyi(zekayı) dumura uğratan, çalışmaz hale getiren, bloke eden bu anlayışın geldiği noktada sağlanan başarı bu ezberci eğitim sistemiyle bile ancak yüzde 15-20 dolayındadır.
İsminin açıklanmasını istemeyen bir Gayrimenk Danışmanı anlatıyor:
Kiralık bina görüşmesi yapıyordum. Broker bana görüşmenin nasıl geçtiğini sordu? Ben de 'Çok iyi geçti' dedim. Bana müstehzi bir şekilde güldü. 'Sonuç' dedi. Ben de görüşme devam ediyor' dedim. Konu kapanmış görünüyordu. Daha açıklayıcı konuşmamamın sebebi onun leb demeden leblebiyi anlayacağını sandığım içindi. Meğerse bu bir espri konusu imiş. Ertesi gün eğitim toplantısında Broker, bir gün önceki görüşmeme atıf yaparak 'Bazı arkadaşlar görüşmelerinin çok iyi geçtiğini söylüyorlar. Sonuç ne? Sonuç var mı? Yok! Boşa vakit kaybetmekten başka bir şey değil. Zaman demek para demek.' Dedi ve arkasından bir sürü gereksiz laf etti ve ben de moral kalmadı.
Neden böyle anlamsız, gereksiz, klişe, ezber sözcükleri peşi sıra söylediğini anlamıyordum. Hele şu 'Zaman demek para demek' klişesi, ezberi yok mu?
Sanki zamanı gerektiği gibi, efektif kullanıyorlarmış gibi.
Şu Kibar Feyzo filmini bilirsiniz? Ağa rolündeki Şener Şen, köye gelen devlet ricali karşısında yardımcısı maraba İlyas Salman'a söylediği sözü hatırlarsınız: 'Soruyorum, soruyorum kullarımın hali nicedir, diye? Hep eyi eyi, diyorsunuz?'
'Görüşme çok iyi geçti' güya espri konusu oluyormuş!
Sonra ne oldu?
Mülk sahibi ile görüşmelerim devam etti. Sonunda binayı portföyüme kattım. Yetki ile geldim Brokera söyledim.
'Kutlarım' diyerek beni tebrik etti. İkinci ayında kiraladım. Para hesabıma geçtikten sonra Brokerın karşısına geçtim: Ben ayrılıyorum, dedim. Ne oldu? Dedi. Benimle dalga geçtiniz, alay ettiniz? Dedim şaşırdı. Ne zaman? Dedi. Anlattım. Bozuldu, öyle demek istemediğini, yanlış anladığımı falan söyleyerek zevahiri kurtarmaya çalıştı ama kararımı vermiştim.
Bana 'Eberleri bozan egoları da yıkar' dedi.
İki güzellik bir arada
Ya üçüde olmasaydı
Mehmet Akif Ersoy'dan
Gezi Parkı
Ne Denilebilir!...
Gezi
Günün Fıkrası
1960'lı yıllar,Elazığ Akıl Hastanesinden her nasılsa 423 akıl hastası kaçar ve Elazığ'ın cadde ve sokaklarına dağılır.
O zamanın ünlü doktoru Mutemet Tazıcı hastanenin başhekimidir. 'Doktor bey,ne yapalım?' diye akıl danışırlar.
Mutemet Bey personeline;'Bana bir düdük verin ve arkama yapışarak gelin!'der.
Doktor önde birkaç personeli arkasında düt düt diye trencilik oynayarak Elazığ'ı dolaşırlar. Bütün deliler bu kuyruğa girip vagon olurlar. Hastaneye geldiklerinde sayı 612 kişidir...
Avukat 1
Zenginin biri ölümüne yakın, biri doktor, biri papaz, diğeri avukat olan üç yakın arkadaşını yanına çağırarak bir ricada bulunmuş.
- 300 bin dolar kadar bir tasarrufum var, bunu yanımda öteki dünyaya götürmek istiyorum. Ama kimseye de güvenemiyorum. Şimdi size 100'er bin dolar vereceğim. Bu paraları ne olur ben gömülürken kefenimin iç cebine koyuverin...
Adam ölmüş ve üç arkadaşı verdikleri sözü yerine getirmişler. Bir süre sonra doktor vicdan azabına yakalanmış. Diğer iki arkadaşını çağırarak onlara itirafta bulunmuş
- Hastanenin çok acil ihtiyacı vardı onun için 100 bin doların 20 bin dolarını hastaneye sarf ettim, kefene 80 bin koydum.
Papaz utana sıkıla mırıldanmış.
- Maalesef ben de aynı günahı işledim paranın yarısını kilisenin inşaatına ayırdım. Kefenin cebine 50 bin dolar koydum.
Avukat gülümsemiş.
- Ben sözümü aynen yerine getirdim, kefenin cebine 100 bin dolarlık çek koydum.
Avukat 2
George ve Harry balonda Atlantik Okyanusu’nu geçmektedirler. George Harry'ye döner ve “Biraz alçalıp nerede olduğumuzu anlayalım” der. Harry sıcak gazı biraz kısar ve balon alçalmaya başlar. George "Hala nerede olduğumuzu anlayamadım biraz daha alçalalım ve şu aşağıdaki adama soralım" der. Harry adama bağırır:
"Hey bayım nerede olduğumuzu söyleyebilir misiniz lütfen. "
Adam geri bağırır: "Bir balondasınız ve 100 metre yukardasınız"
George Harry'ye döner ve "Bu adam bir avukat" der.
Şaşırır Harry, "Nasıl anladın?" der.
"Çünkü" der George "Verdiği bilgi %100 doğru, fakat faydasız".
Avukat 3
Önemli bir iş için mülakat yapılacakmış. Bir matematikçi, bir fizikçi ve bir de avukat başvurmuş. Önce matematikçiyi içeriye almışlar ve bir masaya oturtup, sormuşlar:
“İki kere iki kaç eder?”
Matematikçi bir süre düşünmüş, önüne kâğıt kalemi almış, 10-15 sayfa doldurduktan sonra demiş ki: ''Eminim ki dört eder.''
Sonra fizikçiye aynı soruyu sormuşlar. Fizikçi de önce düşünmüş, sonra bir deney düzeneği kurmuş, sağa sola toplar fırlatmış. Yarım saat sonra : ''Yaptığım deneylere göre 3,9 ama 0,2'lik bir hata payı olabilir.'' demiş
En son avukatı almışlar içeri, sormuşlar soruyu. Avukat hiç düşünmeden etrafına sinsi sinsi bakmış ve sormuş:
''Kaç olmasını istersiniz?''
Avukat 4
Ceza davalarına bakan avukat bir arkadaşım anlatmıştı:
Yoksul bir babanın oğlu şoförlük yaparken ölümlü bir kazaya neden olmuş. Olayda tam kusurlu. Şoförün babası avukata başvurarak hukuki yardım istiyor. Arkadaşım adamın yoksulluğuna bakarak hiçbir ücret talep etmeksizin davayı takip ediyor.
Ancak bütün deliller aleyhte. Yapılacak bir şey yok. Şoförün mahkûmiyetine karar veriliyor.
Şoförün babası büroya gelerek yakınıyor.
“Yoksulluğun gözü kör olsun. Paramız olsa da iyi bir avukat tutsaydık bunlar başımıza gelmezdi.''
Avukat 5
Hayırsever vakıflardan birindeki çalışanlar şehrin en başarılı avukatından henüz herhangi bir bağış almamış olduklarını fark ettiler. Bağış toplama görevindeki kişi avukatı bağışta bulunması için ikna etmeye çalışıyordu:
“Araştırmalarımıza göre yıllık geliriniz en az 500.000 $. Ancak bugüne kadar hiç bir hayır işine bir kuruş bağışta bulunmamışsınız. O paranın bir kısmını bir şekilde topluma iade etmek istemez miydiniz?”
Avukat açtı ağzını:
“Önce, araştırmalarınız annemin uzun bir hastalıktan sonra ölmek üzere olduğunu ve hastane masraflarının onun yıllık gelirinin bir kaç kat üstünde olduğunu da gösterdi mi? Sonra, kardeşimin malul bir gazi, kör ve tekerlekli iskemleye mahkûm olduğunu? Ya da kız kardeşimin kocasının bir trafik kazasında öldüğünü ve onu üç çocuğuyla beş parasız bıraktığını?”
Görevli yerin dibine geçmişti.
Sadece:
“Hayır, hiç bir bilgim yoktu...” diye mırıldanabildi.
Avukat onun sözünü keserek devam etti:
“Pekâlâ, ben onlara zerre kadar para vermezken, size niçin vereyim?”
Günün Sözü
İnsanım,insana özgü hiç bir şey bana yabancı değildir.
Şişli Merkez Mh,Esen Sk Saruhan İşhanında
Sinema Tarihinin Zaman Tüneli
Sinema Tarihinin Zaman Tüneli
Hayatımızdan sessiz sedasız çekilmişler
Sinema Tarihinin Zaman Tüneli
Siyah Beyaz Hayatımızdan Renkliye...
Sinema Tarihinden Siyah ve Beyazlıklar
Zamanın belleği var






