5 Temmuz 2015 Pazar

Anayasa Mahkemesi, büyük projeleri ÇED'den muaf tutan yasayı iptal etti

Anayasa Mahkemesi, büyük projeleri ÇED'den muaf tutan yasayı iptal etti










3. havaalanı, 3. köpür ve Akkuyu Nükler Santrali gibi projeleri, Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) sürecinden muaf tutmak için çıkarılan 'torba yasa'yı Anayasa Mahkemesi iptal etti. Daha önce Danıştay da yönetmelikleri iptal etmişti. Karar henüz üretim veya işletmeye alınmamış bütün projeler için ÇED zorunlu olacak.
3. köprü, 3. havaalanı, Akkuyu Nükler Santrali gibi büyük projeleri Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) sürecinden muaf tutmak için çıkardığı yönetmelikler Danıştay’dan döndü. Hükümet, Danıştay'ın karanını ortadan kaldırmak için yasal düzenleme yaptı. Cumhuriyet'ten Mustafa Çakır'ın haberine göre hükümetin 'yasa oyunu' da Anayasa Mahkemesi'ne takıldı. Büyük projeleri ÇED kapsamı dışına çıkaran Torba Yasa Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi. İptalin gerekçesi dün Resmi Gazete ’de yayınlanırken, karar da yürürlüğe girmiş oldu. Mahkeme kararında, yargı kararlarının gerekçelerinin iktidar tarafından 'sözcük oyunlarıyla' nasıl farklı yorumlandığına da dikkat çekti.
Projeler yaşama geçirilirken, çevreye etkilerinin değerlendirilme için ÇED raporları isteniyor. Bu süreci bir an önce aşmak isteyen AKP , 3. köprü, 3. havaalanı, Akkuyu Nükleer Santrali gibi büyük projeleri ÇED sürecinin dışına çıkarabilmek için birçok yönetmelik değişikliği yaptı. Ancak bu yönetmelik değişikliklerinin tamamı Danıştay’dan döndü. Hükümet bunun üzerine farklı bir yola başvurdu. Bu kez de yasa değişikliği yaptı. Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Yasası ile Bazı Yasalarda Değişiklik Yapılmasına Dair Yasa’yı (torba yasa) çıkardı. Torba yasa ile Çevre Yasası’nda da birçok projeyi ÇED sürecinin dışına çıkaran önemli bir değişiklik yapıldı. Çevre Yasası’na şu geçici madde eklendi: 23 Haziran 1997 tarihinden önce kamu yatırım programına alınmış olup, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarih itibariyle planlama aşaması geçmiş ve ihale süreci başlamış olan veya üretim veya işletmeye başlamış olan projeler ile bunların gerçekleştirilmesi için zorunlu olan yapı ve tesisler ÇED kapsamı dışındadır.”
Torba Yasa 29 Mayıs 2013 tarihinde yürürlüğe girdi. Böylece bu tarihte planlama aşaması geçen ve ihale süreci başlamış olan veya üretim, işletmeye geçen projeler ÇED kapsamı dışında bırakıldı.

DEVLET GÖREVİ
CHP torba yasayı Anayasa Mahkemesi’ne taşıdı. Başvuruda bu maddenin de iptali istendi. Anayasa Mahkemesi, maddedeki “...planlama aşaması geçmiş ve ihale süreci başlamış olan veya...” ibaresini anayasa aykırı bularak iptal etti. Mahkeme kararında, ÇED’in yatırım ve faliyetlerin, doğayı tahrip etmeden, çevreyi kirletmeden gerçekleştirilmesindeki önemine dikkat çekti. Projeler ile yapı ve tesislerin ÇED uygulamasının kapsamı dışında bırakılmasının “sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına müdahale” niteliği taşıdığına işaret eden mahkeme, ÇED’in devlete yüklenen çevreyi koruma ödevinin bir gereği olduğunu vurguladı.
SÖZCÜK OYUNU
Düzenlemeyi anayasaya aykırı bularak iptal eden Anayasa Mahkemesi kararında, şöyle dedi: “Kuralın yürürlüğe girdiği 29 Mayıs 2013 tarihi itibariyle henüz üretim ya da işletmeye başlamamış veya ihale süreci henüz tamamlanmayan kamu yatırırım projelerinin ÇED uygulamasının kapsamı dışına çıkarılmak suretiyle sağlıklı ve dengeli çevrede yaşama hakkına yapılan müdahalenin ölçülü olduğu söylenemez.”
Anayasa Mahkemesi, kararında iktidara önemli bir uyarıda da bulundu. Daha önce ÇED değişiklikleriyle ilgili yargıdan çıkan kararlara dikkat çeken Anayasa Mahkemesi, torba yasadaki değişiklikle Danıştay kararlarının yorumlanmasında “sözcük oyunları” yapıldığına işaret etti. Kararda şöyle denildi: “İptali istenilen yasa düzenlemesi ile Danıştay kararının gerekçesi sözcük oyunuyla, yap boza maruz bırakılmıştır. Danıştay’ın ‘planlama aşaması geçmiş’ ifadesiyle ‘işletmeye başlamış ve üretim aşamasında bulunan faliyetleri’ vurgulamasına rağmen iptali istenilen düzenleme ile ‘planlama aşaması geçmiş’ ifadesi üretim ve işletme aşamasında bulunan faliyetler bağlamından koparılmış ve daha işletmeye ve üretime başlamamış faliyetleri de kapsayacak biçimde düzenlenmiştir. Bu şekilde ÇED kapsamı dışında tutulacak faaliyetler, üretim ve işletme aşamasında olduğu belgelenen faaliyetlerin ötesine geçerek, işletme ve üretim faaliyeti içinde olmayan projeleri de kapsayacak biçimde genişletilmiştir.”


AYM'NİN KARARI NE ANLAMA GELİYOR?
Anayasa Mahkemesi’nin 3 Temmuz 2014 tarihinde verdiği karar dün Resmi Gazete’de yayınlandı. Anayasa Mahkemesi kararları Resmi Gazete’de yayınlandıkları gün yürürlüğe giriyor. Dün yürürlüğe giren kararla, 23 Haziran 1997 tarihinden önce kamu yatırım programına alınan, 29 Mayıs 2013 tarihi itibariyle de üretim veya işletmeye başlamış olan projeler ile bunların gerçekleştirilmesi için zorunlu olan yapı ve tesisler ÇED dışında kalacak. Ancak henüz üretim veya işletmeye alınmamış yani tamamlanmamış olan bütün projeler için ÇED zorunlu olacak.
Radikal

Müzikle iyileşti, sizi de iyileştirecek!

Müzikle iyileşti, sizi de iyileştirecek!

Hikâyesi Oscar'lık film gibi... 18 yaşında çok ciddi kaza geçiriyor ve hafızasını, yürüme yetisini kaybetmiş vaziyette bir yıldan fazla hastanede kalıyor. Müzikoterapiye iyileşiyor, Grammy törenlerine uzanacak müzik kariyeri başlıyor. Garanti Bankası sponsorluğunda düzenlenen 22. İstanbul Caz Festivali kapsamında 6 Temmuz'da Sepetçiler Kasrı'nda sahneye çıkacak Melody Gardot'yu festival dergisi için Merve Evirgen yazdı...

MÜZİĞİN İYİLEŞTİRİCİ GÜCÜ...
Melody Gardot gibi gerek hayat hikâyesi gerek müzik kariyeri klişelerden ziyadesiyle uzak biri hakkında üç beş kelam edecekken başlığı böylesine klişe seçmek Nina Simone’u veya Edith Piaf’ı mezarında ters döndürmüş olabilir. Yine de klişelerine ve rutinlerine gönülden bağlı biri olarak, bunları oluşturan yaşantıların hayatın esas güzellikleri olduğu kanısındayım. Melody Gardot da kusura bakmasın, bu başlığı üzerinde çok iyi taşıyor, tıpkı ismi gibi.

Bilenler bilmeyenlere anlatsın, biyografi aktarmak için yerimiz dar. Özetle, Melody 18 yaşındayken çok ciddi bir kaza geçiriyor ve bir yıldan fazla zamanı hastanede, hafızasını ve yürüme yetisini kaybetmiş bir vaziyette geçiriyor. Peygamber-olsa-yeridir doktoru ise Melody’nin müziğe yatkınlığını keşfediyor ve müzikoterapiye başlamasını öneriyor. Gerisi malumunuz, Melody’nin Grammy törenlerine uzanacak müzik kariyeri başlıyor. Bu kazayı politik doğrucular müziğin gücüne ve kutsallığına bağlamayı tercih ederken, politik doğrucu olamayan perdesizlerse “İyi ki o kazayı geçirdi!” olarak yorumluyor. Hangi tarafı seçeceğiniz size kalmış, ancak renginiz ne olursa olsun yaklaşık beş ila yedi yıldır, müzik ona nasıl iyi geldiyse, Melody de caz sınırlarına sığmayan sesi ve vokaliyle kulaklarımıza iyi geliyor.
OSCAR ALACAĞI KESİN!

Üniversitede moda okuyan, müzik ağır basmadan önce resim yapan, Budist öğretilerin izinden giden Melody hakkında çekilmiş bir de belgesel var: Kazara Müzisyen. Henüz 30 yaşında olan sanatçının hayat hikâyesini anlatan bir Hollywood filminin yaklaşık 50 yıl sonra çekileceğini ve Melody’yi canlandıracak aktrisin Oscar heykelciğini evine götüreceğini şimdiden kestirmek hiç de zor değil.

İstanbullu dinleyicinin İstanbul Caz Festivali sayesinde tanış olduğu Melody Gardot en son 2013’ün Temmuz ayında şehre konuk olmuştu ve sahnede ağaçlar için haykırıp, çimler için dans etmişti. Müziğin çoğunlukla politik olduğunu ama aşkın politikasını yaptığını söyleyen Melody, bu kez yepyeni albümü ‘Currency of Man’i taze fırından çıkarmış olarak 6 Temmuz’da Sepetçiler Kasrı’nda boğaza karşı dillendirecek. Currency of Man, Melody’nin önceki üç albümüne göre çok daha majör, yüzü modern caz altyapılarına çok daha dönük ve bu kez aşka dair değil küresel ve politik temalara dair cümleler kuruyor. Bu haliyle de bir Pazartesi akşamı için oldukça enerjik bir performans vaat ediyor.

Bununla bitmiyor, gecenin açılışını ise Polonya’nın en iyi caz müzisyenleri arasında gösterilen Wojtek Mazolewski beşlisiyle birlikte yapıyor. Wojtek ve grubu, Koop ve Brad Mehldau tonlarında yeni cazı seven genç izleyiciyi Polonya’da çoktan tavlamış bile, şimdi de İstanbulluları tavlamaya geliyor.
MELODY GARDOT / WOJTEK MAZOLEWSKI QUINTET

Radikal

Algı oyunları ve Uygur Türkleri

Ramazan ayında Türkiye’de başlayan Çin’i karalama kampanyası aslında her sene sanki bir ritüel gibi dünya burjuva basını tarafından ramazan ayı gelince tekerrür eder. Financial Times’ı burada sembolik olarak analım. Bu propaganda tabii ki oruç tutmayla sınırlı değil. Oruç, Çin karşıtı propagandanın ilk basamağı.
Cengiz MAHİR*
Çarpıtma, karalama, uydurma, dezenformasyon, yalan, iftira ve asılsız suçlama gibi faaliyetler medya tarihinin karanlık yüzünü oluşturur. Çeşitli siyasi, ideolojik veya ekonomik çıkarlar gözeterek herhangi bir olayı olduğundan başka bir şekilde yansıtmak bu olayı nasıl algılamak gerektiğini empoze eder. Bir basın organı tarafından üretilen herhangi bir haber bu olayın nasıl algılanacağına odaklıdır. Şayet bir basın organının düzmece haber ve sahte bilgi üretmesi söz konusuysa bu durumda okuyucu veya izleyici algısı üzerinde bir algı oyunu oynanıyor demektir.
Çin’deki Uygurlar’la ilgili son zamanlarda medyada “tüm Şincan’da oruç tutmaya yasak kondu”, “Müslüman’lara zorla içki içirildi”, “insanlar katledildi” vb. haberler dezenformasyon üzerinden yürütülen algı operasyonlarına örnektir. Çin’de Uygur,Hui, Kazak, Dongşiang, Kırgız, Özbek, Salar, Tacik, Bonan ve Tatarlar gibi birçok etnik grup arasında Müslümanlık yaygındır, inanç ve ibadet özgürlüğüne sahiptirler ve bu etnik grupların kültürel, dini ve dilsel kimlikleri Çin hükümeti tarafından baskı altına alınmamaktadır. Yaygın kanının aksine Çin’deki en büyük Müslüman etnik azınlık Uygurlar değil, Huiler’dir. Çin’de resmi olarak 55 ulusal azınlık vardır. Bunlardan yaklaşık 10 kadarında ağırlıklı olarak Müslümanlık yaygındır. Ayrıca Çin’in birçok irili ufaklı kentinde Uygurlar başta olmak üzere bu azınlıkların bir arada yaşadığı mahalleler, ve söz gelimi ağırlıklı olarak Müslümanların ikamet ettiği bölgelerde camiler mevcuttur.
Şüphesiz Çin’in içinde bulunduğu birçok sıkıntı vardır, ancak bunlar medya organları tarafından yayılan düzmece ve uydurma iddialar ileri sürerek Çin’in Uygurlar’a kanlı bir saldırı uyguladıkları şeklinde yansıtılmaktadır. Evet, Çin’in azınlık politikasında derin sorunları vardır, ancak bu sorunların gündemdeki karalama kampanyasında yaratılan görüntüyle yakından uzaktan alakası yoktur.
ÇİN REALİTESİ
İnsan hakları, örgütlenme özgürlüğü, sendikal bürokratizm, çocuk işçiliği, ekolojik felaketler, ve diğer birçok sorun Çin’in bugünkü realitesinin parçalarıdır. Japonya’yla yaşanan adalar krizi, ÇKP içinde patlak veren büyük yolsuzluk skandalları ve en son Uygur özerk bölgesinde ramazan ayından dolayı hükümet tarafından yürürlüğe konan bazı uygulamalar dünya medyasında Çin’in hem içeriye hem de dışarıya yönelik artan hegemonyasının çöküşüne ve Çin’in bu haliyle gelecekte hakim bir dünya aktörü rolünü oynayamayacağına işaret ettiği şeklinde yorumlandı ve yorumlanmaya devam ediyor.
Hiç şüphesiz yaşanan tüm bu sorunlar kapitalist ve emperyalist bir ülke olan Çin’in farklı görünüm biçimleridir. Buna ek olarak ÇKP’nin “Çin tipi sosyalizm” olarak ileri sürdüğü ulusal ve uluslararası bir siyasi, ideolojik ve ekonomik programı mevcuttur. Neredeyse Türkiye nüfusu kadar üyesi olan ÇKP’nin hem resmi düzeyde yürüttüğü Marksizm propagandası hem de ulusal çapta devlet destekli Marksizm eğitim projeleri Çin tipi emperyalizmin kendisine özgü birçok unsurun mevcut olduğunu gözler önüne sermektedir. Ayrıca şunu da belirtelim; tüm bu sorunlar hükümet tarafından “sorun” olarak tanımlanmakta ve kimi yetkililer tarafından serbest piyasa sosyalizminin çelişkileri “çelişki” olarak ifade edilmektedir. Bu sorun ve çelişkilere yaklaşım parti içindeki farklı akımlar tarafından farklı şekilde yorumlanmakta, ama diğer yandan teorik-ideolojik yaklaşımlar ile pratik uygulamalar da birbiriyle çelişmektedir. Yani durum karmaşıktır. Bunun üzerine bir de kendi çıkarlarını gözeten yabancı burjuva basınının yansıttığı bir Çin resmi gelmektedir. Yani çık çıkabilirsen işin içinden!


MEDYA VE ŞİNCAN GERÇEĞİ
Ramazan ayında Türkiye’de başlayan Çin’i karalama kampanyası aslında her sene sanki bir ritüel gibi dünya burjuva basını tarafından ramazan ayı gelince tekerrür eder. Financial Times’ı burada sembolik olarak analım. Bu propaganda tabii ki oruç tutmayla sınırlı değil. Oruç, Çin karşıtı propagandanın ilk basamağı. Bunun ardından farklı milliyetlerin ulusal, kültürel ve dini kimliklerinin Çin hükümeti tarafından bastırıldığı, asimile edildiği vb. şeklinde iddialar ileri sürülüyor. Şunu unutmamak gerekir ki, başta ABD ve AB ülkeleri Çin’deki iç sorunları Çin’e karşı kullanmak konusunda kurumlar ve sivil toplum kuruluşlarına finansal ve politik destek sunmaktadır. Bu konuda muhtemelen en iyi örnek 2005’ten beri ABD’de yaşayan Uygur kökenli aktivist Rabiya Kadir’dir. Dünya Uygur Kongresi başkanı olan Kadir, Radio Free Asia ve Voice of America gibi kanallarda Çin karşıtı propaganda kampanyaları düzenlemektedir. Çin’le ilgili dezenformasyonun kaynağı bu tip kukla karakterler ve içinde bulundukları medya kuruluşlarıdır.
Şincan Uygur Özerk Bölgesi’nde anadilde veya çift dilde (Uygurca ve Mandarin Çince) eğitim verilmekte, bu bölgede veya Çin’in diğer bölgelerinde Müslümanlar’a (Çin’de Uygurlar dışında başka birçok milliyet Müslüman inancına sahiptir) bazı istisnai ve özel durumlar hariç herhangi bir ibadet kısıtlaması getirilmemektedir. Kültürel olarak bu milliyetler ve çoğunluktaki Han Çinlileri arasındaki ilişkinin kökleri eskilere gitmektedir ve bu gruplar arasında kültürel bir çatışma görülmemektedir. Hatta tam tersine karşılıklı bir uyum ve saygının mevcut olduğundan bahsedilebilir. Söz konusu oruç yasağı Şincan’daki kamu görevlilerinin çalışma verimliliğini düşürdüğü gerekçesiyle resmi bir ikaz şeklinde ifade edilmiştir. Bu konuda medyada yayılan fotoğrafların ve iddiaların tamamı düzmecedir.
Uygurlar’ın ulusal kimlik sorunu Çin hükümetinin çözmeye çalıştığı, ama başarısızlığa uğradığı bir meseledir. Söz gelimi anadilde eğitim veren okulların Mandarin Çincesi konusunda zayıf kalmasının bu okullardan mezun olan öğrencilerin daha sonra dil sorunu yaşaması, ama diğer yandan Mandarin Çincesi’nin Çin Halk Cumhuriyeti’nin resmi dili olmasından dolayı bazı azınlık çevreleri arasında bir asimilasyon tedirginliği yarattığı Şincan sorunun bir gerçeğidir. Buna karşın aynı politikanın başarılı olduğu yerler de vardır. Örneğin Korece ve Mandarin Çince çift dilde eğitimin uygulandığı Yanbian Özerk Bölgesi gibi.
KARŞI PROPAGANDA VE DTİH
Dini ibadet konusunda getirilen kısıtlamalar Doğu Türkistan İslam Hareketi (DTİH) adlı siyasi örgüt tarafından bir karşı propaganda malzemesi olarak kullanılmaktadır. Bu örgüt Çin’in farklı bölgelerinde sivil halka silahlı ve bombalı saldırılar düzenlemiştir. Burjuva basın ise DTİH’nın Çin’in asimilasyon politikalarının bir ürünü olduğunu ve bunun bedelini sivil halkın ödediğini iddia etmektedir. Türkiye’de de bunun benzeri bir propaganda dalgası yayılmıştır ve bu dezenformasyon sonucu Dışişleri Bakanlığı 30 Haziran’da Ankara Çin Konsolosluğu’yla görüşerek “endişelerini” dile getirmiştir. Çin hükümeti haklı olarak bu asılsız iddiaların kanıtlanmasını talep etmiştir. Memur-Sen ise farklı illerde Çin’e karşı bu uydurma iddialardan hareketle gösteriler düzenlemiştir.













İLHAM TOHTİ OLAYI
Şincan sorunundaki en önemli isimlerden birisi Minzu Üniversitesi İktisat Bölümü Öğretim Görevlisi İlham Tohti’dir. Uygur kökenli olan Tohti senelerdir Çin’in Uygur politikasını açıktan eleştirdiği için hükümet tarafından yakın takibe alınmış ve Ocak 2014’te önce ortadan kaybolmuş, ardından hapiste olduğu ortaya çıkmıştır. Çin hükümetinin bizzat talebi üzerine, henüz hapse girmeden birkaç ay önce taslağını hazırladığı ve doğrudan Şincan sorununu ele alan bir belge Daxiong Gonghui sitesinde yayınlanmıştır. Bu belgede Tohti Uygur kökenli üniversite öğrencilerinin sadece yüzde 17’sinin iş bulabildiğini, tüm Uygur nüfusunun sadece yüzde 10’unun şehirde yaşadığını, nüfusun çoğunun Uygur olmasına rağmen iş bulma konusunda Uygurlar’ın ayrımcılığa uğradığını, Han Çinlileri’nin tercih edildiğini belirtir. Bölgede faal firmaların yerel işçilere iş vermek yerine diğer bölgelerden işçi getirmesi ve hükümetin bu duruma göz yumması diğer sorunlar arasında yer almaktadır. Kalifiyeli işçi alımında Uygurlar dil sorunundan dolayı yine dezavantajlıdır. Resmi dairelerde çalışan Han Çinlileri ise Uygurca bilmedikleri için yerel halkla iletişim kurmak konusunda sıkıntı yaşamaktadırlar. Bu durum Çin Halk Cumhuriyeti Bölgesel Etnik Özerklik Yasası 23. maddesinde belirtilen ve devlet daireleri ve işletmelerinde yapılan iş alımlarında etnik azınlıklara öncelik verilmesi ibaresiyle çelişmektedir.
Dini özgürlükler konusunda Tohti 1996 ve 1997 yıllarında yaşanan bazı ayaklanmalar sonucu Çin hükümetinin Şincan’da -Kazakça ve Çincesi’nin aksine- Uygurca Kur’an’ın satışının durdurulduğunu, Suudi Kralı’nın temin ettiği bir milyon Kur’an’la Uygurca tercümenin yeniden erişilebildiğini yazar. Tohti Çin hükümetinin resmi ateizminden inançlı çevrelerin olumsuz etkilendiğini belirtir ve Türkiye, Malezya, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır gibi ülkelerin “din ve modernite” arasında kendilerine özgü ve “başarılı” bir “denge” tutturduğunu ileri sürer. Tohti’nin vizyonu ve görüşlerinin tutarlılığı bir yana, Çin hükümetinin Tohti’ye uyguladığı muamele yine Şincan sorunu konusunda bir kez daha Çin’in başarısızlığını gözler önüne sermektedir.
NEDEN ŞİMDİ?
İşsizlik, etnik ayrımcılık, eğitim, ekoloji vb. sorunlar Şincan bölgesinin yıllardır kanayan yaralarını oluşturuyor. Dolayısıyla Türkiye’de “neden şimdi” bir Çin karşıtlığı patlak verdi sorusu akıllara geliyor. Türkiye’nin Suriye politikasında IŞİD’e verdiği destek ile sahte Türkiye pasaportuyla IŞİD’e katılan DTİH mensupları arasındaki ilişki Türkiye’nin Çin’in Şincan politikası konusunda bu kadar hızlı bir refleks göstermesinin nedenleri arasında yer almaktadır. Dünya Uygur Kongresi’nde yıllardır Türkiye’nin Çin’e karşı verdiği açıktan destek de bilinmektedir. 14 üyeden oluşan Kongre liderliğinin üç üyesi Türkiye’de ikamet etmektedir. Bunun dışında Türkiye gündemindeki koalisyon tartışmalarında hem meclis içinde hem de halk arasında beliren “ritim” ve “hava” ile Çin’le ilgili yayılan dezenformasyon arasında dini ve milli bütünlük gibi bazı örtüşen noktalar da mevcuttur. Ve elbette yandaş medya suni gündem yaratmak, sahte sorunları tartıştırmak yanında bu tip düzmece haberleri yayarak nabız yoklama görevini de üstlenmektedir. Ne de olsa oltayı boşa sallasa da kaybedeceği çok bir şey yok!       
* Evrensel Şanghay Muhabiri

Efes, Unesco Dünya Mirası Listesi'ne girdi

Efes, Unesco Dünya Mirası Listesi'ne girdi

Diyarbakır surları ve Hevsel Bahçeleri'nin ardından Türkiye'den bir yer daha Unesco Dünya Mirası Listesi'ne girdi.
Almanya'nın Bonn kentinde düzenlenen Dünya Miras Komitesi 39. Dönem Toplantısı’nda Türkiye'nin “Efes” dosyası, UNESCO Dünya Miras Listesi’ne kaydedildi.

Müjdeli haberi, Kültür Bakanı Ömer Çelik, twitter hesabından paylaştı. Böylece Türkiye'nin, Unesco Dünya Mirası Listesi’nde bulunan kültürel varlık sayısı 15’e yükseldi.
2015 Yılı İtibariyle Türkiye’den UNESCO Dünya Kültür Mirası Kalıcı Listesi’nde yer alan tarihi yerler şöyle:
Diyarbakır Surları ve Hevsel Bahçesi Kültürel Peyzajı
Efes Antik Kenti (İzmir)
İstanbul’un Tarihi Alanları
Göreme Milli Parkı ve Kapadokya
Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası (Sivas)
Hattuşaş (Boğazköy)
Nemrut Dağı (Adıyaman)
Xanthos-Letoon (Antalya)
Hieropolis (Pamukkale)
Safranbolu (Karabük)
Truva Antik Kenti (Çanakkale)
Selimiye Camii ve Külliyesi (Edirne)
Çatalhöyük Neolitik Kenti (Konya)
Bergama Çok Katmanlı Kültür Peyzajı (İzmir)
Cumalıkızık (Bursa)

Radikal

Yol yeşilken geri dönün



 



Siz kendinize ait olmayan bir coğrafyada istediğiniz gibi at koşturabileceğinizi mi sanıyorsunuz? İdareci olmanız, kanunlarla size verilen yetki, bir yaşam alanını tümüyle yok etme hakkını da vermiyor.

Yeşil Yol denilince özellikle sinemaseverlerin aklına, Tom Hanks’in oynadığı film gelebilir ama ne yazık ki ben filmden geçtim; son yılların en büyük bozgun ve yıkım projelerinden birinin, Karadeniz bölgesinde uygulamaya konulmaya çalışılan ironik isimli icraatına denk geliyor bende. Karadeniz bölgesi son on yılın en gözde turizm merkezlerinden biri haline geldi. Binlerce yıldır çeşitli medeniyetlere ev sahipliği yapmış bölge; ne yazık ki insanların denizle bağlantısını kesen sahil yolu, taş ocakları, çarpık yapılaşma ve neredeyse her vadiye yapılan HES’lerle yeterince yıpranmışken, şimdi de Yeşil Yol denilen bir projeyle tüketilmeye çalışılıyor. İsmine Yeşil Yol demek Karadeniz’in yükseklerini traşlayan bu yollar için oldukça ironik, ama yaptıranlara sorarsanız bu yol Karadeniz’de turizm potansiyelini arttıracakmış. Geçtiğimiz sonbaharda Helsinki Yurttaşlar Derneği’nin öncülüğünde Ayder yaylasında Yeşil Yol konulu bir toplantı yapılmıştı ve ben de orada Yeşil Yol garabetini anlatmıştım. (https://www.youtube.com/watch?v=72lejmj4Scs) Ne var ki; o sonbaharda başlayan yol genişletme çalışmaları, şimdi tüm hızıyla kanserli hücre gibi Karadeniz bölgesini sarmaya başladı bile. Bugüne kadar nerdeyse herhangi bir bölgeden bir ses seda çıkmazken, Kaçkarlar’dan nihayet güçlü bir ses yükseldi.
EN BÜYÜK HEDEF KAÇKARLAR MI?
Doğu Karadeniz bölgesinin en önemli turizm merkezlerinden biri haline gelen Kaçkarlar, Fırtına Vadisi için Yeşil Yol projesinde yer alan öneri şöyle: “Çamlıhemşin- Ayder ve Çamlıhemşin- Ardeşen yolları asfalt olup büyük otobüs geçişine müsaittir. Ayrıca Ayder- Çamlıhemşin -Zil kale-Çat yolu asfalt olup Çat köyünden sonra Elevit-Trovit-Polovit-Amlakit-Hazindak- Pokut ve Sal yayla yollarının sanat yapıları yapılmış sağlıklı bir stabilize yol halinde getirilip tekrar Çamlıhemşin Çat köy asfaltına bağlanması ile Ayder çıkışlı günübirlik turlar için ideal bir güzergah temin edilebilecektir. Çat köy- Kale-i Bala bağlantısının da stabilize olarak muhafaza edilmesi önerilmektedir. Ayder- Huser, Avusor, Yukarı Kavrun yolları da sanat yapılı stabilize olarak düzenlenmelidir.” Sanat yapılı yoldan kasıt sanırım şu an Palovit vadisinde uygulanan parke döşeli araç yolları! Bu bakış açısı, Macahel gibi doğal bir yaşam alanı olan Kaçkarlar’ı da tamamen bitirir. Karadeniz bölgesinde turizmin altapısı oluşturulurken, tarihi dokunun korunması, geleneksel mimarinin özendirilmesi ve desteklenmesi, doğal yaşam alanlarında kesinlikle yapılaşmaya izin verilmemesi, gelişigüzel yollar açılmaması, yöre insanını turizmin içine dâhil edecek hamlelerin gerçekleştirilmesi gibi hususlara dikkat edilmesi gerekiyor. Tepeden inme yollar, yükseklerin cazibesini hızla yitirmesine sebep olur, böyle bir coğrafyaya da kimse adım atmak istemez.
Rize’nin Çamlıhemşin ilçesindeki Kavrun ve Samistal yaylaları Yeşil Yol’un tehdit ettiği yaylalardan sadece ikisi. Yaylalar; bölge insanının kadim zamanlardan bu yana kullana geldiği yaşam alanları olarak hala önemini koruyor. Yöre insanlarının yaylalarda evleri ya da barakaları var. Yaz aylarında hayvanlarının ot ihtiyacını karşılamak için yaylalara çıkıyorlar. Aynı zamanda bir arada olup eğlenmek maksadıyla yaylalara gidiyorlar. Yaylalar Hazine’ye ait ve bir kısmı site tabii, bir kısmı ise Milli Park sahası içinde yer alıyor. Elbette bu bağlayıcı kanunlar daha sonra ortaya çıkan durumlar olduğu için; yaylaların ve yaylacıların statüleri tartışma konusu yıllardır. Yaylacılar kendilerine tahsis edilen yaylalarda hayvancılıklarını özgürce yapabilecekler mi yoksa devletin çizdiği sınırlar ve belirlediği kiralarla mı yaşamlarına devam edecekler, bunu zaman gösterecek. Elbette, bu hamlenin kendine göre bir mantığı var. Yeşil Yol projesi bana göre; yayladaki yaşamı yaylacılardan arındırmaya yönelik; daha çok otel veya pansiyon yapılarak, turizmle ilgili daha çok para kazanılmasını amaçlayan bir sistem oyunundan başka bir şey değil. Yıllardır yaylalarına sekiz-on saatlik patika yollardan çıkıp; dört ay boyunca hayvanlarını yükseklerde barındırabilmiş yaylacıların yüzyıllık emekleri, şimdi böylesi saçmasapan bir projeye kurban mı edilecek? Evet, Doğu Karadeniz bölgesinde birçok yaylaya araç yolu bulunuyor ve şimdi herkes bu yollardan istifade ediyor, fakat Yeşil Yol, bir yayla yolu projesi değil; daha kapsamlı ve geniş bir yıkım projesi. İkibin metrelik rakımlarda yedi metre genişliğinde yollar yapılmak istenmesini başka türlü nasıl izah edeceğiz?
Artık dillere pelesenk olmuş “ekoturizmin” yüksek kesimlerden yol açılarak yapılabileceği kestiriliyor besbelli. Ancak en baştan söyleyelim ki, mevcut uygulamalar kazın ayağının pek de öyle olmadığını gösteriyor. Şu anda Karadeniz bölgesinde yolu açılan yaylaların büyük bir kısmının betona teslim olduğunu, turistikleşmenin getirdiği kalabalığı kaldıracak bir altyapıya sahip olmadığı için yaylaların (Uzungöl, Ayder örneklerinde olduğu gibi) hızla yapılaştığını görmemek için hayata tozpembe bakıyor olmak gerekiyor. Ne yazık ki kitle turizmiyle bölgeye daha fazla ziyaretçi çekmeye çalışmak, otantik yayla dokusunun daha da bozulması anlamına geliyor ki, yaylalardaki kirlilik bunun en bariz kanıtı.
BETONA GÖMÜLMÜŞ KARADENİZ’DE YEREL MİMARİ?
Projeye göre, “800 kilometre uzunluğunda yayla yolu yapılacak ve bu yollarla yaylalar birbirine bağlanacak. Ayrıca ‘Yeşil yol’ güzergâhı boyunca yöresel mimariye uygun yayla evleri yapılacak. Yayla evleri konusunda Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile özel sektör birlikte çalışacak. Karadeniz’in doğasına uygun olmayan yapılara ise izin verilmeyecek. Karadeniz turizmini canlandırma projesi kapsamında Karadeniz sahil yoluna alternatif bir otoyol yapılması ve Samsun-Sarp arasında bir tren yolunun mümkün olup olmadığı da gündeme geldi. İlgili bakanlar bu konuda çalışma yaptıktan sonra kısa sürede projelendirme aşamasına geçileceği belirtildi” haberleri de gündemde. Ancak tüm bunların uygulanması halinde bırakın Karadeniz’in turizm potansiyelini arttırmayı, Karadeniz’e herhalde bugüne kadar yapılmış kötülüklerin en büyüğü yapılmış olacak. Karadeniz bölgesindeki vadileri HES’lerle kurutmak yetmiyormuş gibi, derelerin ana kaynaklarının bulunduğu buzul gölleri seviyelerine kadar yolları çıkartmak, onları birbirine bağlayarak denetimsiz, kontrolsüz geçişlere zemin hazırlamak olsa turizmi öldürür. Çünkü bölgeye gelen insanların tamamının arabalarıyla gezmek istediğini düşünmek oldukça yanlış. Keşfetmek için alternatif yollar önerilmeli, rehberlik müessesi geliştirilmeli ve coğrafya insanlarıyla gelen misafirlerin teması sağlanmalı, bu hakiki anlamda bir turizm olur. Bu yolların hemen hepsinin tarihi taş döşeli patika ve orman yollarının tam üzerinden geçirilmesi ise ayrı bir handikaptır.
YAYLACILIK TASFİYE EDİLİYOR, MERA ALANLARI TURİZME AÇILIYOR
20 yıldır Bukla Tur’un Kaçkarlar’da ve Karadeniz’de faaliyet gösterdiğini göz önüne alarak, işin uzmanı Bülent Saraloğlu’na Yeşil Yol’u sorduk, oldukça dertli ve hayli tepkili olan Saraloğlu şunları söyledi: “DOKAP kontrolörlüğünde yapılan bu projenin sahibi yok. Kime sorsanız ‘Biz koordinasyon yapıyoruz’, ‘Biz projesini hazırlıyoruz’, ‘Biz onu bilmeyiz’, ‘Bizim bilgimiz yok.’ Projenin sahibi yok. Muhatap yok. Çemkireceğimiz kapı yok. DOKAP diyor ki, “Yaklaşık 570 milyon liraya mal olacak bu proje. Zaten yayla yolları mevcut. Bunları iyileştirme yapacağız. Sadece 40 kilometre yeni yol yapılacak.” Soruyorum: Sadece Kaçkar dağlarında Rize sınırları içinde açılan yolların kilometresi şimdiden 40’ı geçti. Kimi kandırıyorsunuz? Sadece 40 kilometresi yeni yapılacaksa bu 600 milyon nereye gidecek? Küplere doldurup yola mı gömeceksiniz? Zaten mevcut yollar varsa 570 milyon harcamak hangi akla hizmettir? Bu yollar kaç ay açık tutulacak ve bu yollara yapılan masrafın nasıl geri dönmesi bekleniyor? Bu yollardan işleyecek 3-5 araba ile geri dönmez. Başka planlar mı var? Meraların imara açılması gibi? Türkiye’nin birçok bölgesinde özellikle HES’lere karşı verdiği mücadele ile bilinen avukat Yakup Okumuşoğlu da Yeşil Yol’un bir katliam projesi olduğu görüşünde: “Bu yol Ünye’den Yusufeli’ye kadar yaklaşık 1500 km uzunluğunda ve ortalama 2000 metre kotlarından geçecek bir yol. Güzergâhı üzerinde doğal sit alanları, milli parklar var. Yol, en başta doğanın kendini yenileme imkanı olmayacak kadar yüksek rakımlardan planlanmış. Bu yüksekliklerde doğa kendini rehabilite edemez. Biyolojik çeşitlilik bu yüksekliklerde son derece hassastır. En küçük değişimin etkisi insan ömründen çok daha uzun süre bu alanlarda maalesef görülecektir. Bu yüksekliklerde habitatlarda parçalanmanın neden olacağı çevresel etkiler ise ne yazık ki kimsenin umurunda değil. Bir ÇED süreci bile yürütülmeden harita üzerine cetvelle çizdikleri bir yolu planlayan bir akıl dışılıkla karşı karşıyayız. Önce Karadeniz’i kayadeniz yaptılar, sonra vâdileri HES’lerle çöplüğe döndürdüler, şimdi de bugüne kadar elleyemedikleri dağları parçalayacaklar. Bu yol ile ne yazık ki orman, mera, göl, dereler, milli park ve doğal sit alanları geri dönüşü olmayacak şekilde zarara uğrayacak.”

Uğur BİRYOL*
*Yazar, tur rehberi


1 Temmuz 2015 Çarşamba

Kentsel dönüşümü satar giderim





Kentsel dönüşümü satar giderim
Bir kentsel dönüşüm muhabbeti
Toplumsal bölünme, ayrışma sadece kendini gelir grupları arasında göstermiyor. Mahalle, semt, sokaklar da bu bölünmeye, sınıfsal ayrıma tanıklık ediyor. 
Yaşam tarzları, onların alışkanlıkları nasıl bir yerde oturduklarını, oturmak istediklerini gösteriyor.
Göç olgusuyla birlikte köy ve kasabaların boşalıp kentleri doldurmasıyla birlikte, bu insanların bir arada, topluluk olarak yaşamaya devam etmeleri, kente adaptasyonunu da geciktirmiş, engellemiş, adet, gelenek ve alışkanlıklarını aynı biçimde sürdürdükleri görülüyor.
Kentsel dönüşüm bu insanları dönüştürmek, yaşam kalitelerini artırmak üzerine kurulu değil, bunları kentin dışına süpürmek! Gözlerden uzak tutmak, kentin merkezinden temizlemek.
Bir emlakcı yanında müşterisi ile göstereceği daire kapısına çıkarken bir alttaki dairenin önünde rastgele çıkarılmış ayakkabıları görünce geri durdu. ‘Ben böyle bir yerden daire almak istemem’ dedi ve emlakcı ne yaptı ettiyse de geri döndü.
Şimdi bu işin nasıl olduğuna bir bakalım.
Esenler Havaalanı Mahallesi boşaltılıyor. Bu boşaltmanın tanığı olan bir dernek yöneticisinin burada oturan köylülerle olan diyaloğunu aktaralım.
Dernek yöneticisi ile aynı köylüleri bir arada sohbet ediyorlar.
Dernek Yöneticisi:
-Kentsel dönüşümde H. Mahallesi’nde sizin de eviniz yıkılacak.
Daire sahibi:
-Yeni daireleri teslim aldıktan sonra değeri 250 bin TL olacakmış. Kaç sene çalışsam ben bu parayı kazanabilirim? Herkes böyle düşünüyor. Herkesin mantığı bu.
Bir başkası:
-Burada eski daireler 60-70 bin TL,2 daire alırım, birinde oturur birini kiraya veririm.
Dernek yöneticisi:
-Daireler 250 bin TL edecek mi?
-Edecek? Öyle diyorlar.
-2 daire alsam 100 binden,50 si de bana kalır.
Diğeri:
-50 metre 80 metre, boyası ince, binalar birbirine bitişik umurumda değil. Bizce önemli olan 60 bin liralık dairenin 250 bin lirası olması.
Başkası:
İçinde oturmasak da olur. Ben burada 200 bin lira kazanacağım. Benim için önemli olan budur.
Diğeri:
-Metroda yıkılanlara Başakşehir`de ev verildi. Onlardan biri de bendim, Başakşehir’deki evi satıp Esenler`den 2 tane ev aldım. Birinde oturup diğerini  kiraya verdim. Başakşehir`de oturdum, oturamadım dedi biri. Komşuluk yok,ilişki yok,tamam gezme yeri var ama,arkadaşlık yok,biz alışmışız burada iç içe yaşamaya. Baktım bize göre değil sattım geldim, buradan 2 daire aldım. Bizi ancak buralarda yaparız.
Öteki:
-Biz de böyle yapacağız.
 Dernek yöneticisi:
-Bu tür insanlarla mücadele ederken onların diliyle konuşmak gerekir,diyor ve tekrar köylülerine dönüp soruyor.
-Tamam dairenin 250 bin TL olacağını kabul edelim, evet çok güzel, senin için büyük bir para, ama sen bu 250 bin TL lik dairede oturduğunda, yarın bir gün buraya doğulusu batılısı Alevisi, Sünnisi, Şafisi, Cuhuriyetçisi, Laiki, Ateisti, kılı tüyü gelecek, her binada olacak 50 kişi sen bu insanlarla yaşayamazsın misal.
-O zaman satarım.
-Peki ben sana bir şey soracağım. Sen daireyi niye satıyorsun?
-Geçinemiyorum.
-Peki sen akıllısın da gelen adam bunu düşünmeyecek mi? Yani sen akıllısın oraya 250 bin TL verecek adam akıllı değil mi? Öyle yere kim 250 bin TL verir?
-Sen şimdi bizim kafayı karıştırdın?
-Bu adam 15 kat veriyor mu,her katta 4 daire var mı? 10 katta 40-60 daire yapıyor mu? 60 dairede 1 kişi olsa 60 kişi yapar. Senin kaç çocuğun var?
-4 çocuk.
-2 de sen ile karın, bir de anan var, 7 kişi... Şimdi siz 7 kişi 80 m2 dairede oturacaksınız. Sonra bir sen misin 7 kişi... Burada 10 kişi bir arada yaşayan olacak. Komşun gelecek, misafirin gelecek, Anadolu`dan insanlar gelecek.
-Yahu öyle yerde yaşanır mı?
-Nasıl?
-Sen adama diyecek misin? Sen 10 kişisin sen burada oturma. Bunu deme imkanın var mı? Bizim Anadolu insanımız sofra bezinde oturur pencereden bahçeye silkeler. Sen şimdi 15 kattan aşağıya silkelediğini düşün. Ne yapacaksın? Halı silkelediğini düşün, bazıları da camdan aşağı çamaşır suyu atıyor.
-Atmayacak, silkelemeyecek...
-Sen şimdi yengeye diyeceksin ki bir daha sofra bezini camdan silkeleme, ne yapacak bu kadın? Ne yapmasını istiyorsun? Bizim bir yaşantı sistemimiz var. Sen ne yaparsan yap bu yaşantı sistemini değiştiremezsin. Bu yaşantı sistemini değiştirmen için ayak uydurmaya çalışacaksın. Peki sen ona ayak uydurabilir misin? İcabında senin evinde çocuklar oynuyor, konuşuyor, affedersin bilmem ne yapıyorsun, yan taraftaki adama ses gidiyor. Adama diyecek misin? Ses çıkarmadan yap şu işi. Diyebilir misin? Bizim yaşam standardımızın dışında.
-O zaman bana uymaz, satar giderim. Satar giderim.
-Biz bunu düşünmemiştik. Biz buralarda yaşayamayız. Bize göre değil. Bize bizim gibi insanlar gerek.
 25.01.2013

Eviniz rant alanındaysa yıkılacak!



Kentsel dönüşümde kavram kargaşası ile toz duman olan bir ortamda ne yapacağını bilmeyen vatandaşın endişesi sürüyor!
Benim evim yıkılacak mı?
Korkmayın, eviniz hemen yıkılmayacak! Neden yıkılmayacak?
Afet Yasası diye bilinen yasa ile birlikte kaçak, çürük, depreme dayanıksız binaların, hatta kat mülkiyetli binaların bile yıkılması gündeme gelmişti.
Evet. Yasa bu nitelikteki binaların yıkılmasını emrediyor!
Fakat bu iş hem kolay hem zor!

Neden?

Nedeni şu:  Yasa binaları 2 kategoriye ayırmış. 1. Riskli alanlardaki yapılar 2. Riskli yapılar

Riskli alanlar için proje, riskli yapılar için yenileme! Kentsel dönüşüm anlayışı bu!
Eğer sizin binanız, daireniz, konutunuz bu rant alanlarında yani riskli alanlarda ise; buralar bakanlık tarafından riskli alan ilan edilmiş ise bu binalar yıkılacak!

Eğer binanız ya da konutunuz riskli yapılar kategorisinde ise içiniz rahat olsun.  Öyle binanızın yıkılması kolay olmayacak!

Riskli yapılar içinde olan binanız için gelip ensenizde boza pişirecek kimse yok! Neden? Eviniz bir proje konusu olmadığı için çok fazla endişelenmenize gerek yok. Çünkü buralar rant alanları değil. Eviniz uzun vadede yıkılıp yerine yenisi yapılabilir. Sadece binanız yenilenecek,çevresi aynı kalacak! 

Oysa asıl çoğunluk burada yaşıyor. Asıl çözüm,asıl neşterin vurulması gereken yer burası.

Çünkü evinizin yıkılmasını ancak siz istediğiniz zaman, siz başvurduğunuz zaman yıkılma sürecine girecek. Başvurduğunuzda binanız yasaya göre;  60+30 gün süre verilerek yıkılıyor. İkinci sorun imar artışı kısıtlı olacağı ve riskli yapılar için imar artışı söz konusu olmadığı için bir binada mevcut 8 kat var ve yeni yapılacak bina 5 kat olacak ise içinden çıkılmaz bir hal alacağı için.

Siz başvurursanız… Çünkü başvuru sonrası tespit  ücretli… Yıkımda ücretli!

Eeee! Her şey para! Komşunuz gidip sizi şikayet edip sizin adınıza tespit ücreti yatırmayacağına göre ancak siz isterseniz yıkılacak!
Kat Mülkiyet Kanunu’na göre istese de 4/5 çoğunluk, muvafakat,oybirliği,arsa payı gibi engellerle binalarını yıkmak isteyip de yıkamayanlar için şimdi fırsat doğdu.

Şimdi tespit için başvuru yapanların çoğu Kat Mülkiyet Kanunu ile çürük binaların yıkımının olanaksız, kangren olmuş yerler olmasıdır . 

02.02.2013


İki güzellik bir arada

İki güzellik bir arada

Ya üçüde olmasaydı

Ya üçüde olmasaydı

Mehmet Akif Ersoy'dan

Mehmet Akif Ersoy'dan

Gezi Parkı

Gezi Parkı

Ne Denilebilir!...

Ne Denilebilir!...

Gezi

Gezi

Günün Fıkrası

Deli

1960'lı yıllar,Elazığ Akıl Hastanesinden her nasılsa 423 akıl hastası kaçar ve Elazığ'ın cadde ve sokaklarına dağılır.



O zamanın ünlü doktoru Mutemet Tazıcı hastanenin başhekimidir. 'Doktor bey,ne yapalım?' diye akıl danışırlar.



Mutemet Bey personeline;'Bana bir düdük verin ve arkama yapışarak gelin!'der.



Doktor önde birkaç personeli arkasında düt düt diye trencilik oynayarak Elazığ'ı dolaşırlar. Bütün deliler bu kuyruğa girip vagon olurlar. Hastaneye geldiklerinde sayı 612 kişidir...



Avukat 1




Zenginin biri ölümüne yakın, biri doktor, biri papaz, diğeri avukat olan üç yakın arkadaşını yanına çağırarak bir ricada bulunmuş.

- 300 bin dolar kadar bir tasarrufum var, bunu yanımda öteki dünyaya götürmek istiyorum. Ama kimseye de güvenemiyorum. Şimdi size 100'er bin dolar vereceğim. Bu paraları ne olur ben gömülürken kefenimin iç cebine koyuverin...

Adam ölmüş ve üç arkadaşı verdikleri sözü yerine getirmişler. Bir süre sonra doktor vicdan azabına yakalanmış. Diğer iki arkadaşını çağırarak onlara itirafta bulunmuş

- Hastanenin çok acil ihtiyacı vardı onun için 100 bin doların 20 bin dolarını hastaneye sarf ettim, kefene 80 bin koydum.

Papaz utana sıkıla mırıldanmış.

- Maalesef ben de aynı günahı işledim paranın yarısını kilisenin inşaatına ayırdım. Kefenin cebine 50 bin dolar koydum.

Avukat gülümsemiş.

- Ben sözümü aynen yerine getirdim, kefenin cebine 100 bin dolarlık çek koydum.




Avukat 2




George ve Harry balonda Atlantik Okyanusu’nu geçmektedirler. George Harry'ye döner ve “Biraz alçalıp nerede olduğumuzu anlayalım” der. Harry sıcak gazı biraz kısar ve balon alçalmaya başlar. George "Hala nerede olduğumuzu anlayamadım biraz daha alçalalım ve şu aşağıdaki adama soralım" der. Harry adama bağırır:

"Hey bayım nerede olduğumuzu söyleyebilir misiniz lütfen. "

Adam geri bağırır: "Bir balondasınız ve 100 metre yukardasınız"

George Harry'ye döner ve "Bu adam bir avukat" der.

Şaşırır Harry, "Nasıl anladın?" der.

"Çünkü" der George "Verdiği bilgi %100 doğru, fakat faydasız".




Avukat 3




Önemli bir iş için mülakat yapılacakmış. Bir matematikçi, bir fizikçi ve bir de avukat başvurmuş. Önce matematikçiyi içeriye almışlar ve bir masaya oturtup, sormuşlar:

“İki kere iki kaç eder?”

Matematikçi bir süre düşünmüş, önüne kâğıt kalemi almış, 10-15 sayfa doldurduktan sonra demiş ki: ''Eminim ki dört eder.''

Sonra fizikçiye aynı soruyu sormuşlar. Fizikçi de önce düşünmüş, sonra bir deney düzeneği kurmuş, sağa sola toplar fırlatmış. Yarım saat sonra : ''Yaptığım deneylere göre 3,9 ama 0,2'lik bir hata payı olabilir.'' demiş

En son avukatı almışlar içeri, sormuşlar soruyu. Avukat hiç düşünmeden etrafına sinsi sinsi bakmış ve sormuş:

''Kaç olmasını istersiniz?''




Avukat 4




Ceza davalarına bakan avukat bir arkadaşım anlatmıştı:

Yoksul bir babanın oğlu şoförlük yaparken ölümlü bir kazaya neden olmuş. Olayda tam kusurlu. Şoförün babası avukata başvurarak hukuki yardım istiyor. Arkadaşım adamın yoksulluğuna bakarak hiçbir ücret talep etmeksizin davayı takip ediyor.

Ancak bütün deliller aleyhte. Yapılacak bir şey yok. Şoförün mahkûmiyetine karar veriliyor.

Şoförün babası büroya gelerek yakınıyor.

“Yoksulluğun gözü kör olsun. Paramız olsa da iyi bir avukat tutsaydık bunlar başımıza gelmezdi.''




Avukat 5




Hayırsever vakıflardan birindeki çalışanlar şehrin en başarılı avukatından henüz herhangi bir bağış almamış olduklarını fark ettiler. Bağış toplama görevindeki kişi avukatı bağışta bulunması için ikna etmeye çalışıyordu:

“Araştırmalarımıza göre yıllık geliriniz en az 500.000 $. Ancak bugüne kadar hiç bir hayır işine bir kuruş bağışta bulunmamışsınız. O paranın bir kısmını bir şekilde topluma iade etmek istemez miydiniz?”

Avukat açtı ağzını:

“Önce, araştırmalarınız annemin uzun bir hastalıktan sonra ölmek üzere olduğunu ve hastane masraflarının onun yıllık gelirinin bir kaç kat üstünde olduğunu da gösterdi mi? Sonra, kardeşimin malul bir gazi, kör ve tekerlekli iskemleye mahkûm olduğunu? Ya da kız kardeşimin kocasının bir trafik kazasında öldüğünü ve onu üç çocuğuyla beş parasız bıraktığını?”

Görevli yerin dibine geçmişti.

Sadece:

“Hayır, hiç bir bilgim yoktu...” diye mırıldanabildi.

Avukat onun sözünü keserek devam etti:

“Pekâlâ, ben onlara zerre kadar para vermezken, size niçin vereyim?”



















Günün Sözü

Homo sum,humani nil a me alienum puto

İnsanım,insana özgü hiç bir şey bana yabancı değildir.

Şişli Merkez Mh,Esen Sk Saruhan İşhanında

Şişli Merkez Mh,Esen Sk Saruhan İşhanında
Sinema Tarihinin Zaman Tüneli

Sinema Tarihinin Zaman Tüneli

Sinema Tarihinin Zaman Tüneli
Hayatımızdan sessiz sedasız çekilmişler

Sinema Tarihinin Zaman Tüneli

Sinema Tarihinin Zaman Tüneli
Siyah Beyaz Hayatımızdan Renkliye...

Sinema Tarihinden Siyah ve Beyazlıklar

Sinema Tarihinden Siyah ve Beyazlıklar
Zamanın belleği var