9 Kasım 2015 Pazartesi

Prof. Vamık Volkan: 11 Eylül'den sonra Bush’a destek yüzde 90’lara çıkmıştı; Ankara katliamı Türkiye'nin 11 Eylül'ü

"102 kişinin ölümü insanları korkuttu, emniyet psikolojisi ortaya çıktı"





Dünyada politik psikolojinin önde gelen isimlerinden olan Prof.Vamık Volkan, Ankara katliamı için yapılan "Türkiye’nin 11 Eylül’ü” değerlendirmelerini doğru bulduğunu söyledi. Volkan, 1 Kasım seçimlerine ilişkin olarak, “Amerika’da 11 Eylül saldırılarından sonra bir günde Bush’un desteği yüzde 80-90’lara çıktı. Büyük trajedilerden sonra halkta yas tutamama psikolojisi gelişir. Kendinin de ölebileceğini düşünme, kuvvetli birisini arama. Türkiye’de muazzam bir korku var, buna karşı emniyet psikolojisi gelişti” görüşünü dile getirdi.
Cumhuriyet'ten Türey Köse'nin sorularını yanıtlayan (8 Kasım 2015) Prof. Vamık'ın açıklamaları özetle şöyle:
* İki büyük katliamın ardından, 5 ayda seçmen tercihinin bu kadar değişmesini siz nasıl “teşhis” edersiniz?
Çok büyük trajediler oldu. Öyle bir durumda halk bilinç dışından hemen bunları durdurmak için bir yol arıyor. Ankara’nın ortasında 102 kişi ölüyor, bu insanları korkuttu. Burada,Türkiye’de olanı Amerika’daki 11 Eylül saldırılarına benzettiler. Çok doğru. Öyle durumlarda halkta yas tutamama psikolojisi gelişir. Kendinin de ölebileceğini düşünme, kuvvetli birisini arama.11 Eylül’den sonra Bush’un destekçilerinin, himayesine girmek isteyenlerin oranı yüzde 80- 90’a çıkmıştı bir günde. Hürmetli anne, baba gibi herkesi kucaklayan biri ortaya çıksaydı, partiler biraraya gelebilseydi başka bir Türkiye olacaktı. O olmayınca emniyet psikolojisi ortaya çıkıyor, kuvvetli birisi aranıyor. Önemli olan şimdi ne yapılacağı. Hani bir düşman görünürse, nerede olduğu belli olursa bu düşmanın kuvveti azalıyor. Görünmez düşmanın kuvveti daha fazla oluyor.
* Kim bu düşman? Nasıl görünür kılınacak?
Türkiye’de on senelerden beri aklımızın almayacağı kadar büyük bir kimlik değişimi, dönüşümü oldu. Benim gibi dışarıda yaşayan Türkler, bu değişimi görüyoruz. Orada yaşayanlar görmüyor. Yavaş yavaş, sinsi sinsi, sonra açık açık bu değişiklik oldu. Bunun bir nedeni vardı. Dünyada Sovyetler-Batı dünyası vardı. Bu bitince “şimdi biz kimiz” psikolojisi gelişti. Böyle bir durum olduğu zaman çok defa tarihe, eskiye döneriz. Eskiden bize uygun olan, şeref veren şeylere. Bizde de aynı şey oldu. Osmanlı büyüklüğünü, eskiden bize şeref veren şeyleri arama. Atatürk gibi ileriye gidip yeni şeyler getirenler çok az.
* Kutuplaşma, ruhsal bölünmüşlük giderek keskinleşiyor. Nasıl aşılacak?
Neler oluyor ki, aramızda bu kadar bölünme oluyor? Kimlik psikolojisi oldu. Dünya yeni bir medeniyete giriyor, küreselleşme var, göçmenler var, bütün dünya karmaşa içinde. Biz onlar kadar fena olmasak bile ruhi bakımdan parçalanma oldu. Eskiyi, yeniyi bir araya getireceğimize eskiyi yeniyi ayırdık. Türklerle Kürtler beraber yürüyeceğine onları ayırdık. Türkiye’de geriye dönüş mağduriyet hissi ortaya çıkarmakla yapıldı. Mağduriyet psikolojisi büyüyünce halk içinde büyük bir bölünme oldu. Halk emniyet istiyor.
* 1 Kasım’dan sonra “kaybedenler” büyük hayal kırıklığı içinde. Bu umutsuzluk halinden çıkış yolu var mı?
Türkiye’de muazzam bir korku var. Görünmeyen düşman, halk içinde korku yaratıyor. Düşman göründüğü zaman iş kolaylaşacak. Türkiye’de bu psikolojik süreci görürsek, içimiz daha da rahatlar.
"Ya general oluyorum, ya CIA!"

* 2009’da dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’le görüşmüştünüz. O zamandan beri Türkiye’de çalışmanız oldu mu? 
2009’dan beri çalışmadım. Kürtlerle Türkler arasındaki konu için gelmiştim. Önemli bir şeyler bulmuştuk. O çalışmalar benim istediğim gibi sonuçlanmadı. 9 ülkeye gittim geldim son üç ay içinde. Her taraftan çağırıyorlar, Türkiye’den olmuyor. Çünkü bölünme olduğu için ya “dört yıldızlı” general oluyorum, ya annem Ermeni oluyor, ya ben CIA oluyorum!
* Başkanlık sistemi tartışmaları yeniden gündemde. ABD’den bakınca, bu konuda nasıl bir değerlendirme yaparsınız?
Sistem başka, sistemi uygulamak başka. Amerika’da başkanlık sistemi var ama katiyen kanundan bir damla dışarı çıkamazsınız. Demokrasiyi koruyan bir sistemin geliştirilmesi gerekir
.
T24

Başkanlık ve küreselleşme ilişkisi




1972 yılında, Erbakan ve iki arkadaşı bir anayasa değişikliği teklifi sunarak başkanlık sistemine geçilmesini talep ederler, gerekçelerini ise şöyle belirtirler:

“Tarih, milletimizin itimat ve sevgisine tam manasıyla mazhar olan devlet adamları idaresinde büyük hamleler yapmaya ve merhaleler aşmaya muvaffak olduğunu gösteren pek çok misallerle doludur… Fransa ve Amerika’da olduğu gibi başkanlık sisteminin kabulü ve başkanın tek dereceli olarak doğrudan doğruya millet tarafından seçilmesine imkân verilmesi faydalı ve zaruri bulunmaktadır.”
Geçmişten günümüze, “Küçük Amerika” olmakla “yeni-Osmanlı” olmak arasında gidip gelen ve sürekli emperyal hayaller kuran Türkiye sağı için başkanlık, bu hayallerin gerçekleşmesini sağlayacak sihirli değnek, büyülü reçetedir adeta. Nasıl ki dünya hâkimi ABD başkanlıkla yönetiliyorsa ve nasıl ki Osmanlı İmparatorluğu padişahlar sayesinde bir “cihan devleti” olmuşsa, bugün de bunun yolu, milletine öncülük edecek bir liderden, yani başkandan geçmektedir.
Erbakan’dan Özal’a ve oradan da Erdoğan’a, emperyal hevesleri olan bütün sağ siyasetçilerin başkanlık sistemini bu kadar iştahla savunması nedensiz değildir yani: Onlar “geçmişin görkemli günleri”ni getirecek olan “büyük liderler”dir ve bunun için başkanlık sistemine geçilmesi gerekmektedir!
•••
“Küreselleşme nedir, tek cümleyle açıklayınız” dense, verilebilecek en iyi yanıt sanıyorum ki “sermayenin hızlı bir şekilde hareket edebilmesi için önündeki bütün engellerin kaldırılması” olacaktır. Sahiden de küreselleşmeyle birlikte, sermaye dünya üzerinde çok daha hızlı bir şekilde dolaşmaya başlamış, ulus-devletlere düşen de, sermayeyi çekmek için gereken yasal düzenlemeleri, altyapı hazırlıklarını vs. yapmak olmuştur.
Sermayenin hızına ulus-devletlerin de ayak uydurması demek, karar alma süreçlerinin hızlanması, parlamentonun ve bürokrasinin devre dışı bırakılması demektir, yani sermaye birtakım yasal süreçlerle, kamuoyu tartışmalarıyla, bürokratik engellerle boğuşmak istememekte, pürüzsüz bir uzam talep etmektedir. Tam da bu nedenle dünya kapitalizminde son otuz yıldır tanıklık ettiğimiz olgu, parlamentonun işlevini yitirmeye başlaması ve gücün yürütme erkinde toplanmasıdır. Artık dünya kapitalizmi, hızlı karar alan liderlerle, kanun hükmünde kararnamelerle, üst kurullarla, teknokratlarla idare edilmekte, ekonomi giderek siyasetten uzaklaştırılıp “ekmeği nasıl bölüşeceğiz” sorusu devre dışı bırakılmakta ve ekonomi yönetimi de teknik bir meseleye indirgenmektedir.
İşte başkanlık, tam da bu “hız” meselesiyle ilgilidir; günümüz ulus-devletleri sermayeyi kendilerine çekmek için rekabet ederlerken, sermayeye hız vaat etmek zorundadırlar ve bunun için de “güçlü yürütme” şarttır. Dolayısıyla Erdoğan’ın, “bir noktaya geldik ama artık patinaj yapıyoruz” demesi boşuna değildir; başkanlığın, patinaj yapan aracı, yani Türkiye kapitalizmini yeniden hızlandıracağı düşünülmekte ve kamuoyunda da bu algı yaratılmaktadır.
•••
Türk sağının emperyal hayalleri ve sermayenin kar arayışlarının ötesinde, başkanlık AKP rejimi için bu noktadan sonra olmazsa olmaz bir nitelik taşımaktadır. Çünkü AKP 13 yıl boyunca bir rejim inşa etmiş, fakat fiilen yerleştirilen bu rejim, henüz anayasal bir statüye kavuşturulamamıştır. Oysa bütün rejimler, ancak anayasal bir statüye kavuştuktan sonra gerçek anlamıyla tesis edilmiş olurlar. Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesiyle birlikte ortaya “tuhaf” bir manzara çıkmıştır ki, o da şudur: Bütün kurumları ve kanunları parlamenter sisteme göre düzenlenmiş bir ülke olan Türkiye, bugün fiilen başkanlıkla yönetilmekte ve bu da ister istemez bir yönetim krizine yol açmaktadır. Çünkü fiili yönetimle, anayasal sistem çoğu kez birbiriyle çelişmekte, bu da sistemi tıkamaktadır. O halde AKP açısından yapılması gereken şey bellidir: AKP rejimi, “başkanlık” adıyla anayasal bir statüye kavuşturulacak ve böylelikle hem rejim resmiyet kazanmış hem de halen devam eden krizini aşmış olacaktır.
Yakın zamanda yeni anayasa tartışmaları başladığında, rejim bir “toplumsal uzlaşma” algısı yaratmak zorunda kalacak, “12 Eylül Anayasasından kurtulmak”, “demokratik anayasa yapmak” gibi vaatler havada uçuşacak ve tıpkı 2010 referandumunda olduğu gibi kandırılmaya dünden hevesli birileri çıkıp bir kez daha “yetmez ama evet” diyeceklerdir. Bize düşen ise yine kayıtsız şartsız bir “hayır”ı yükseltmek olacaktır.
  • BirGün

Dünyanın En Eski Yazılı Şarkısı Euripides Tarafından Bestelendi




4515 yılında olduğumuzu hayal edin ve gelecekteki insanların tarihten kalma müzikal kalıntıları keşfetmeye başladıklarını düşünün. Şimdi, bu senaryoya müzik alimi Armand D’Angour’un söz ettiği detayları da ekleyelim: “Beatles şarkılarından geriye yalnızca birkaç parça şarkı sözü, Mozart ve Verdi’nin operalarından geriye müziksiz birkaç kelime kalmış.” Böyle bir durumda, bu kalıntılardan ritimleri ve melodileri geri getirebilmek mümkün olabilir miydi? Böyle bir durumda bu müzikler tarihin derinliklerinde sonsuza dek kaybolmuş olmaz mıydı?
D’Angour, buna gerek olmadığını söylüyor: “Müziği yeniden oluşturabilir, çalmak için kullanılan müzik aletlerini yeniden keşfedebilir ve sözleri doğru ayarlarında tekrar duyma şansı elde edebiliriz.” Antik tarihin kesin olmayan ve spekülatif doğası göz önüne alındığında, yeniden oluşturulmuş bir Beatles şarkısının orijinaliyle hiçbir alakası olmayabilir, ancak günümüzde bilim adamları Antik Yunan trajedilerinin müziklerini birkaç parça metine dayanarak geri kazanmaya başladılar. Elbette, gelecekteki tarihçiler de “Imagine” şarkısını geri getirmeyi başarabilirler.
Don Giovanni’yi yeniden oluşturmak biraz daha zor olabilir, ancak D’Angour gibi akademisyenlerin çalıştıkları eserler genellikle bu zorlukta: “Sappho’nun aşk şiirleri gibi, Homeros’un destanları ve Euripides ve Sofokles’in trajedileri de orijinalinde müzik eserleri. MÖ. 400 ve 750 yılları arasına tarihlendirilen bu eserlerin tümü, lir, kamış-borular ve vurmalı çalgılar ile söylenmek üzere bestelenmişti.” Diyor D’Angour.
D’Angour, kendisi gibi müzik alimlerinin tarihten kalan müzikal kalıntılarındaki “uzun ve kısa hece kalıplarını”, müzikal ritimleri belirlemek, Antik Yunan’daki vokal notaları açığa çıkarmak ve akort yoluyla antik melodileri yeniden oluşturmak için kullandıklarını ifade ediyor.
euripides
Günümüzde varlığını sürdüren en eski müzikal belge, 5. yüzyılın trajedi yazarı Euripides’in “Orestes” oyununda yer alan müziğe ait birkaç ölçü çizgisini içeriyor. Uzmanların tahminlerine göre, “Yenilikçi bir besteci olarak biraz olumsuz bir ün salmış olan Euripides, Yunan halk müziğinin köklü kurallarını ihlal etmişti.”
Fotoğrafta yer alan papirüs parçasında, Mısır’da MÖ. 200 yılları civarında yazılmış olan ve “stasimon”un (koro şarkısının) ilk kelimesinden sonra gelen “Katolophyromai” denilen müzikal kısım görülüyor. Kelimelerin yukarısında, uzmanların müziği yeniden inşa edebilmek için kullandıkları vokal ve enstrümental notalar görülüyor. Buradaki sözler, Orestes’in annesini öldürdükten sonraki suçluluk hissini tarif ediyor:
“Ağlıyorum, ağlıyorum, annenin kanı seni delirten, fanilerin büyük mutluluğu hiçbir zaman kalıcı değil, ancak bir tanrının sarstığı ve denizin açgözlü ve ölümcül dalgaları içinde korkunç felaketlere sürüklediği bir geminin yolculuğu gibi…” (Bu Türkçe çeviri, Baring the Aegis sitesinin çevirisine dayanmaktadır.)
Euripides’in deneyselciliği göz önüne alındığında, bu yeniden oluşturulmuş şarkının Antik Yunan müziğinin genelini temsil etmesi beklenemez. D’Angour, “Ancak, Euripides’in farklı bir prensibi benimsediğini görebiliriz” diyor: “Kelimeleri duygusal anlamlarına göre alçalan ve yükselen ritimlere ayarlaması.” D’Angour’un belirttiği gibi, “Bu şarkı, Antik Yunan’da bir nevi film müziği gibiydi ve tarihçi Plutrach’ın anlattığı bir hikayeye göre açıkçası çok olumlu tepkiler almıştı. Hikayeye göre binlerce Atinalı asker, Syracuse’te esir düşmüştü ve Euripides’in son şarkılarını söyleyebilen çok az kişi karşılığında yemek ve içecek kazanıyordu.”
openculture
YAZAN:  · 7 KASIM 2015
ARKEOFİLİ

Kuru üzüm yeme mazotlu, kuru üzüm yeme hidrojen peroksitli





Sağlık için, şifa için kuru incir yiyorsunuz belki her gün. Nasıl kurutulduğunu biliyor musunuz? Ya o pırıl pırıl parlayan sapsarı kuru üzümler? Yemeden, yedirmeden önce bu haberi okuyun…


Aydın, incirin en kalitelisinin yetiştiği bölge. Yüzlerce incir işleme tesisi var bu bölgede belki... Piyasa ve satış şartları gereği kurtlanmasının ve bozulmasının önüne geçilmesi gerekiyor mutlaka. Bu da iki yolla sağlanıyor. Birincisi şu: Tesislere giren incir mor ışığın altından geçiriliyor. Hastalıklı incir mor ışık altında hemen kendini belli ediyor ve ıskartaya ayrılıyor.

Gizli “likit”

Kalan incirler ''bandırma'' bölümüne alınıyor. İçine bandırıldıkları sıvı Peroksit ve ne olduğunu hala öğrenemediğim bir likit. Bu tesislerde çalışmış kızlara soruyorum, sadece ''likit'' diyorlar. İşyeri sahiplerine soruyorum, yanıtsız bırakıyorlar bu soruyu. Renk açıcı bir şey olduğu kesin. Siz de taze bir incirle deneyebilirsiniz, herhangi bir ilaç kullanmadan taze bir inciri güneşin altına koyarsanız bir süre sonra sırtının gayet esmer bir renk aldığını görürsünüz. Açık krem ya da beyaz olması olanak dışıdır.
Kuruyemişçilerde gördüğünüz kabukları beyaz, kendisi tertemiz olan incirlerden kesinlikle uzak durmanızı öneririm. Şu Peroksit'e bandırma işinde çalışan işçiler sıkça solunum güçlüğü, ağır zehirlenme belirtileri ile hastanelik olurlar.
Konu mahkemelere yansıtılmadan bir şekilde kapatılır. Ege'de, incir yetiştiriciliği yapılan herhangi bir şehrin devlet hastanelerinde çalışan ya da çalışmış bir doktor yakınınız varsa sorun mutlaka, doğrulayıp daha detaylı anlatacaktır.

Eskilerin kullandığı yöntem

Elbette tek yöntem bu değil. Çok daha sağlıklı ancak endüstride tercih edilmeyen ikinci bir yöntem daha var.
Eskilerin kullandığı bu yöntemde incir, ağacın başında burkulur daldan koparılmadan. Ağacın özsuyu ile ilişiği kesilen bu incirler yedi gün sonra suyunu hayli kaybetmiş, yarı kurumuş şekilde ağacın dibine düşerler. Düşen incir toplanır, birkaç gün güneşin altındaki sergilerde bırakılır.
İyice buruşmaya yüz tuttuğunda bakır kazanlarda küllü su kaynatılır. İçine bir avuç kaya tuzu atıldıktan sonra incirler bu suya birkaç dakika batırılır. Çıkarıldıktan sonra iki bez arasında suları alınır, damlara çarşaflar serilir ve incirler buralarda kurumaya bırakılır. Bir hafta kadar da burada kaldıktan sonra kuru kekik ya da defne ile harmanlanıp ''kulaklı'' denen sepetlere bastırılır. Kekik ve/veya defne yaprağı kurtlanmayı ve böceklenmeyi engeller.
Ancak elbette istisnalar olabilir doğal yöntemde. Yani incir ve kurt arasındaki bitmeyen savaşta kurtlar da galip gelebiliyor ara sıra... Tuz oranını biraz daha arttırabiliyoruz biz bazen daha güvenli olması için. Tadı size tuhaf gelebilir, çözümü çok basit: Yiyeceğiniz kadar inciri sudan geçirip kâseye koyarsınız o kadar.
Önemli bir uyarım olsun tam burada. Memleketin her yanından çıkan incir eziği, ıskartası, kıvıl kıvıl kurt kaynayanı ve çürüğü çöpe gitmez; dönüştürülür. ''İncir döneri'', ''incir gofreti'' gibi saçma sapan şeyler görürseniz çocuğunuzun elinde, hemen alın ve bir daha asla izin vermeyin yemelerine. Aydın yöresinden kime sorarsanız bunu bilir.

Kuru üzümlerin üzücü hikayesi

Çocuklar demişken... Yine çocukların çok sevdiği, annelerin benden sürekli talep ettiği ancak maalesef bende pek az bulunan çekirdeksiz kuru üzümler...
Nazilli'de çekirdeksiz üzüm yetiştirmek pek tercih edilen bir şey değil. Toprak mineraller yönünden son derece zengin olduğu için üzümün en kalitelisi olan Salman ve Gemre cinslerini ekmeyi tercih ediyoruz burada. Çok yüksek fiyata satılan ve kendine gurme alıcılar bulunan bu üzümleri şu sıralar hepiniz yiyorsunuz aslında.
Dikilmesi tercih edilmeyen çekirdeksiz üzüm Manisa, Alaşehir, Sarıgöl, Yenice, Denizli, Buldan gibi bölgelerde var.
Tam da şu sıralar, eğer yolunuz bu bölgelerden geçerse mutlaka görürsünüz; yol kenarları, dam başları, tarlalar dev gibi çadırlar üzerine serili üzümlerle dolu. Bu üzümlerin yüzde yetmişi ihracata, yüzde otuzu da iç piyasaya gidiyor.
İhracata gidene en ufak bir lafım olamaz, eğer standartları tutmazsa gümrükten bile geçemezler. Avrupalı; üzümcülere kullanılacak tüm malzemeyi bizzat veriyor. Üzerine serileceği beze kadar! Kontrolörlerini de dikiyorlar neredeyse her beş tarlada bir, disiplin içinde yürüyor tüm süreç. TIR'lara yüklenip Avrupa yoluna çıkıyor ürünler, kalanın vay haline. Yurtdışına çıkmaya uygun olmayan ikinci, üçüncü, dördüncü kalite üzümler üreticiler tarafından allanıp pullanıyor, parlatılıyor, hop: Kuruyemişçilere...
Mazota bulama diye bir yöntem var. Cidden bildiğiniz mazota bulanıyor üzümler serilmeden önce. Mazot hem üzümü parlatıyor, hem de karıncaları uzak tutuyor. Hayvanlar alıp yuvasına falan taşımıyor yani... Bu yıl yeni bir yöntem daha çıkmış galiba… Tam öğrenemedim ama ''üzüm yağı'' denen bir şey icat etmişler. Palmiye yağı ve karınca ilacı karışımı tuhaf bir şey... Üzümleri pırıl pırıl parlatıyor hakikaten. ''Altın bilmemne'' gibi isimlerle satılıyor sonra bunlar. Müşteri için görsellik her şey demek olunca ''ne kadar sarı o kadar alıcı'' denklemi oluştu maalesef.
Oysa çekirdeksiz kuru üzümlerin kurutulma tekniği küle batırma idi Anadolu'da yüzlerce yıl... Odun külü çok işe yarar kurutmada... Üzüm çürümez, bozulmaz fakat öyle altın gibi de kalmaz. Koyu kahverengi ve çok leziz olur. Kuru üzüm alırken çok dikkat edin, en meşhur markalar bile sapsarı üzümleri organik, süper, ekolojik diye nasıl satıyor şaşarsınız. (iyilikguzellik.com)
BİR ÇUVAL İNCİRİ BERBAT ETTİK
Kuru inciri ağartmak için 'hidrojen peroksit' kullanılmasına karşı yapılan, 'Kullanılmasın yoksa inciri satacak yer ararız' uyarısı gerçek oldu.
Tariş İncir Birliği Başkanı Hasan Hüseyin Karazor’un aylar önce kuru inciri ağartmak için ’hidrojen peroksit’ kullanılmasına karşı yaptığı ’Kullanılmasın yoksa inciri satacak yer ararız’ uyarısı gerçek oldu.

Kuru incir alan ülkeler Dış Ticaret Müşavirlikleri’ne başvuru yaparken, Dış Ticaret Müsteşarlığı da üreticileri kimyasal kullanmamaları yönünde uyardı.
Tariş İncir Birliği’nin geçen ocak ayında yapılan genel kurul toplantısında üreticilere seslenen Birlik Başkanı Hasan Hüseyin Karazor, tüccarın incirlere ’hidrojen peroksit’ uyguladığını belirtti.
Karazor, "Biz kötü mal vermezsek buna ihtiyaç duymazlar. Tüccara kaliteli mal vermeye özen gösterin.
Danimarka’ya gönderilen incirler geri döndü. Eğer bu yaygınlaşırsa biz inciri satacak yer ararız" dedi.
ŞİKAYET YAĞDI
Bu konuda alıcı ülkelerin şikayetlerinin artması üzerine Dış Ticaret Müsteşarlığı ihracatçılara gönderdiği yazıyla uyarıda bulundu.
Uyarı yazısında, "Kuru incirin görünümünü ve tadını değiştiren ve ülkemiz incirinin itibarını olumsuz yönde etkileyen kimyasal madde kullanımına ilişkin yaygın şikayetlerin bulunduğu, ihraç edilen veya iç piyasada satışa sunulan kuru incir partilerinin hazırlanmasında gıda hijyenine dikkat edilmesi ve kesinlikle kimyasal madde kullanılması gerekir" denildi.
YASAL İŞLEM UYGULANACAK
Kimyasal maddelerin ’zaten yasak’ olduğuna da dikkat çekilen uyarı yazısında Tarım Bakanlığı ile de görüşmeler yapıldığı, bu kimyasalların labaratuvarlarda artık saptanabildiği ve kontrollere başlanacağı kaydedildi.
Uyarıda, kimyasal madde kullandığı tespit edilen firmalara yasal işlem uygulanacağı da duyuruldu.
KARAZOR: PEROKSİT SATIŞLARI DA DÜŞÜRÜYOR
Tariş İncir Birliği Başkanı Hasan Hüseyin Karazor, hidrojen peroksitle incirin beyazlatılıp dış görünümü güzelleştirilirken tadının bozulduğunu belirtti.
Karazor, "Bu konuyla 4 yıldır mücadele ediyoruz. Burada üreticinin zerre kadar suçu yok. Kimyasal uygulanmış incirin tadı, naturel incirin damak tadını vermiyor.
Kaliteli ürün yetiştiren üretici peroksitle rekabet edemiyor, kendi incirini değerinde satamıyor.
Peroksit kullanımı arttıkça yıllar itibariyle satışların da düştüğünü gördük" dedi.
Tüketicilere de çağrı yapan Karazor, makyajlanıp piyasaya sunulan bu ürünler yerine doğal rengindeki naturel inciri tercih etmeleri gerektiğini vurguladı. (Milliyet)
SAĞLIKLI ÜZÜM NASIL KURUTULUR?*
Siyah kurutulmuş üzümlere, -bazı yörelerde zararlı koruyucular eklenmese dekurutulurken ve pazara arz edilirken kimyasal koruyucular eklenmektedir. Üzüm fiyatlarının düştüğü Eylül-Ekim aylarında bol miktarda üzüm alarak, evlerde üzüm kurutmak mümkündür. Hem bir geleneğin ve yaşam modelinin sürdürülmesi, hem de yeni nesillere aktarılmasının sağlanması için, az miktarda da olsa üzüm kurutmak
son derece isabetli bir fiil olacaktır. Bunun yanı sıra da, hem ekonomik hem de sağlıklı kuru üzümler elde edilmiş olur.

Kecimen üzümü veya bazı siyah üzümler; baskısız ambalaj kâğıtları, gazete kâğıdı, keten bez veya hasır üzerine serilip kurutulabilir. Üstü kuruyan salkımlar ters çevrilip, alt tarafının da kuruması sağlanır. Kuruyan üzümler, saplarından ayrılarak tüketilir. Ancak beyaz üzüm, siyah üzüm gibi kurutulmaz. Beyaz üzümleri kurutma işlemine ‘bandırma’ denilir. Beyaz üzümler kimyasallar yardımı ile kurutulurlar, ayrıca
içerisine koruyucu kimyasallar eklenebilir. Sağlıklı ve kaliteli ‘kuru kırmızı/kızıl üzüm’ elde etmek için gereken malzemeler: Su, meşe külü ve sızma zeytinyağıdır.

Önce 1 litre su için, 100 gr. meşe külü -meşe külüne elle temas edilmez çünkü yakıcıdır- eklenir. Yüz dereceye ulaşıncaya kadar kaynatılır. Sonra ılıklaşıncaya kadar dinlendirilir ve kül tabana çökünce, üstteki su alınır ve kül atılır. Su yeniden ısıtılır ve 80 derece sevilerine ulaşınca -1litre suya, yarım çay kaşığından daha az sızma zeytinyağı damlatılır- beyaz üzümler sapından tutularak suya batırılır ve siyah üzümler
gibi kurutmaya bırakılır. Kurutma işlemi gölgede yapılırsa, üzüm daha parlak ve güzel olur. Zeytinyağı ilâve edilmezse veya çok eklenirse, üzümün rengi parlak ve güzel olmaz. Ayrıca yapış yapış olur. Bu kadar az bir yağdan bile tasarruf etmek isteyen kimseler, bunun yerine atık yağı kullanabiliyorlar. Bitkisel Atık Yağ Toplayıcıları ve Elektrik Üreticileri Derneği’nin (BAYTED) iddialarına göre bazı üreticiler, üzümü
kurutmak için, imha edilmesi gereken kullanılmış ‘atık yağ’ları kullanıyorlar.


Kemal Özer'in Şeytan Ye Diyor, İnsan ne yemeli ne yememeli? adlı kitabından...

 Pınar Kaftancıoğlu

"ZEYTİNYAĞLI YİYEMEM AMAN" türküsünün acı gerçeği



Bursa yöresine ait bu türkü 2 Kasım 1954 tarihinde İhsan Kaplayan’ dan kaynak gösterilerek Muzaffer Sarısözen tarafından derlenmiştir.
Marshall Planı 2. Dünya Savaşı sonrasında 1947 yılında önerilen ve 1948-1951 yılları arasında yürürlüğe konan ABD kaynaklı bir ekonomik yardım paketidir. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 16 ülke, bu plan uyarınca ABD’den ekonomik kalkınma yardımı almıştır. ABD geçmişten beri dünyanın en büyük mısır üretici ülkesidir. ABD birikmiş olan mısır dağlarını eritmenin bir yolu olarak mısırözü yağı ihracatını keşfetmiştir. Marshal yardımının koşullarından biri Türkiye’nin ABD’den mısırözü yağı almasıdır.
(Yeni Sömürgecilik Açısından Gıda Emperyalizmi, Osman Nuri Koçtürk, Toplum Yayınları, 1966).
Buna koşut olarak Türkiye’de ilk margarin fabrikası kurulur. Yine aynı dönemde yüz binlerce zeytin ağacı sökülerek bir katliam yapılır. Kalan zeytin ağaçlarından elde edilen zeytinyağının büyük bölümü ABD tarafından Dolar karşılığı alınır ve mısırözü yağı TL karşılığı satılır.
Türk insanı zeytinyağından soğutularak mısır özü yağına ve margarine alıştırılır. Bu amaçla zeytinyağı ısınırsa kanser yapar gibi yalanlar uydurmaktan da geri kalınmaz. Hâlbuki zeytinyağı halk ağzındaki deyişiyle dumanlaşma derecesi en yüksek (en zor yanan) sıvı yağlardan biridir.
Bununla da kalınmaz, kötülemek için tıpkı bugün yapılan halkla ilişkiler endüstrisi çalışmaları gibi “Zeytinyağlı yiyemem aman, basmadan fistan giyemem aman…” diye türkü sipariş edilir ve ülkenin en popüler türküsü yapılır.
Katı yağ/margarine mahkûm edilen halk, 20-30 yılda bir kaşık yağa bile muhtaç hâle getirilir. Ve basma giyen kadınlar, plastik giysilerle tanıştırılır…

Zeytin yağlı yiyin, basma, fistan giyin...
Prof. Dr. Kenan Demirkol

TÜYAP’taki sanat performansına ‘çarşafa hakaret’ gerekçesiyle baskın çağrısı


Fotoğraf: Twitter
Fotoğraf: Twitter

Sanatçının, “Bu performans çarşafa karşı değildir, burada çarşaf gerçekliği ortaya koymak için bir simgedir. Böyle bir yanlış anlaşılma içine düşmek istemem” demesine rağmen dün gece Twitter üzerinden, “Bizim çarşafımız sizin korkulu rüyanızdır’, İstanbullu duyarlı Müslümanlardan TÜYAP’taki verdiğimiz adrese gidip bu alçaklara hadlerini bildirmelerini rica ediyoruz!” çağrısı yapıldı.

DİKEN COM TR

Erdoğan’ın önünde iki kapı var, ikisi de aynı yere çıkıyor


AKP’nin seçim zaferine herhalde AKP’lilerden sonra en çok piyasalar sevindi. Pazartesi günü dolar bir günde 3,7 değer yitirdi, faizler yüzde 0,5 düştü ve borsa yüzçde 5,4 yükseldi. Alıcıların çoğu da Londra bazlı fonlardı.
Neden mi?

Kazanacaklarını biliyorlardı

AKP kazanacağını biliyordu. Belki yüzde 49 beklemiyorlardı ama kazanacaklarını biliyorlardı. Bunun en güzel göstergesi, seçimden sonraki gün öğlen saatinde eski maliye bakanı Mehmet Şimşek’in Londra bazlı yatırım bankası Goldman Sachs’in müşterileri için bir telekonferans düzenlemesiydi. Bu konferanslar öyle, “Kazandık, hadi” deyince düzenlenmiyor. Bankanın kanunen bütün müşterilerine duyurma zorunluluğu var. Zaman alır. Seçim sonrası daha ‘Bismillah’demeden yatırımcılarla konuşmak ne demek?
Ama oldu işte. Şimşek çok da güzel konuştu. Yapılacak reformlardan, sıkı maliye politikasından bahsetti.
Ama çok gariptir ki başkanlık sisteminin faydalarını da anlattı. Şimşek’in daha önce yabancı yatırımcıya başkanlık sisteminden bahsettiğini hiç duymamıştım. Kendisi de yatırım bankası kökenli olduğu için bu tür radikal değişikliklerin yatırımcılar tarafından çok olumsuz algılandığını bilir.
Sezarın hakkı sezara: İyi sattı başkanlık sistemini. 1980’lerde reform yapmışız, çünkü tek parti varmış. 1990’larda yapamamışız, çünkü koalisyon varmış. 2000’leri zaten gördünüz, varsa yok reform.
Demek ki neymiş? Reform koalisyonla olmuyomuş. Tek parti, tek adam lazımmış.
Siz, biz, bizim oğlan bunu yutmayabilir ama milliyetçiliği bir kenara bırakıp yatırımcı gözünden baktığınızda çok satın alınabilir bir hikaye. Londra’daki adamın uzun vadesi bir yıl. Onun için Erdoğan ha başkan olmuş, ha cumhurbakanı.

Kaybedenler Doğan ve Gülen

Neyse sonuç itirabiyle beğensek de beğenmesek de yabancı yatırımcı satın aldı bu hikayeyi. Piyasalar coştu.
Bu işte kaybeden yok mu? Var elbet. Aşağıdaki görselde seçimden sonraki gün en çok artan ve azalan hisseleri görebilirsiniz. Doğan Holding ve Gülen Cemaati bu işten en çok zarar eden oldu. Piyasaların etkin olduğu varsayımından ilerlersek kimin kazandığını da görebilirsiniz.
20151105 Mert

Erdoğan’ın önünde iki kapı var

AKP fabrika ayarlarına dönecek mi?
Bu sorunun cevabı AKP hükümetinin ve Erdoğan’ın siyasi ömrünü belirleyecek. Bugün Erdoğan’ın önünde iki kapı var. İkisi de aynı yere çıkıyor. Hangi kapıdan girdiği sadece varış süresini değiştiriyor.
Birinci kapıdan girmesi Babacan, Şimşek gibi piyasaların sevdiği, işten anlayan ekonomi kurmaylarıyla yola devam etmek demek. Nisan 2016 geldiğinde Merkez Bankası başkanı olarak Erdem Başçı’yı bırakmak demek. Bu kapıdan girerse AKP fabrika ayarlarına dönmüş olur.
Yanlış anlamayın, fabrika ayarları 2000’lerin başı değil elbet. O partinin sadece adı AKP’ydi, ruhu bir merkez sağ koalisyonuydu. O zamana artık dönüş yok. Fabrika ayarlarından kastım 2008’den sonrası.
AKP fabrika ayarlarına dönerse, maliye ve para politikaları iyi yönetilir fakat reform olmaz demek. Maliye ve para politikasını iyi idare ettiğiniz zaman içeri kaynaklı bir kriz yaratmazsınız ama reform yapmadan büyüme yüzde 3’lerde takılır, enflasyon yüzde 6 ile 8 arasında kalır. Dolar kafasına göre arada bir yükselir. Borçluluk artar. Faizler artar ama hepsi yavaş olur. Yıllarca bu düzende yaşarız…
Ama eninde sonunda dışarda bir kriz patlak verir ve küresel piyasalarda bugünkü bol likidite olmazsa bize bir kriz daha gelir ve bu sefer teğet geçmez. İşsizlik çıkar yüzde 20’lere, enflasyon çıkar yüzde 20’lere, iflaslar başlar. O gün geldiğinde seçim sonrası elinde Erdoğan resmiyle tekbir getiren dostlar bile ya AKP’ye oy verdiklerini inkar ederler ya da ‘Kandırıldık’ derler.
Özetle iyi para ve maliye politikalarıyla sadece bir sonraki dış kaynaklı krize kadar zaman kazanırsınız.
Erdoğan’ın önündeki ikinci kapı da aynı yere çıkıyor fakat ilkine oranla oraya ışık hızıyla ulaşıyor. Bu kapıdan girmesi demek Şimşek ve Babacan gibi kurmayları atlayıp yerlerine Yiğit Bulut, Cemil Ertem, Numan Kurtulmuş, Nihat Zeybekçi gibi adamları getirmesi demek. Bu adamları getirirse piyasa disiplini devreye girecektir. Çoğu ingilizce bile konuşmaz, yatırımcılarla görüşmezler ve yabancılar satar gider.
Bir de tabii genişleyici maliye politikasıyla bütçe açığı ve kamu borcu artar. Devlet kolay borçlansın diye Merkez Bankası faiz indirimine zorlanır ama artan risklerden dolayı piyasa faizleri yüksek kalır. Firmalar dışardan borç para bulmakta zorlanır. Kamu, özel firmaların varlıklarına el koyar, bankalar yancı firmalara borç para vermek zorunda bırakılır. Sermaye çıkışları yasaklanır. Çok kısa bir sure içinde kaynak bulamayan Türkiye bir‘finansal dikta’ haline gelir. Ekonomi tarihinde bir iki seneden fazla ayakta kalan bir finansal dikta yoktur. Sonunda hepsi çöker.
Ekonomi bir bilim. Temel kuralları var. Siyasetin niteliksel taraflılığını, piyasaların niceliksel kısa vadeciliğini bir kenara bırakıp ekonomik temellere ve ekonomi tarihine odaklandığımız zaman Erdoğan için ekonominin temel sorunlarını çözmediği sürece hangi kapıdan girerse girsin sonucun aynı olduğunu görüyoruz. Tek soru, ne zaman?
Erdoğan bu seçimde tek joker hakkını kullandı. Kaos ortamı ve istikrarsızlık yarattı. 7 Haziran’dan önce CHP’nin ekonomi söylemleriyle AKP’nin ekonomi tarafındaki hegemonyasına son vermesi AKP için tek bir seçenek kaldığı anlamına geliyordu. Seçmenin ilgisini artık rekabet edemediği ekonomiden teröre çekmek. Bu kartı bir kere oynarsınız. Bir sonraki seçimde hala ekonomideki sorunlar devam ediyorsa, teröre başvurduğunuzda halk, “Ben sana geçen sefer tek başına iktidar şansı verdim, kullanamadın. Bu sefer ne değişecek ki?” der.

Ensenizle ne yapacağınız tamamen sizin kararınız…

Bu enseyi kararatmak veya karartmamakla ilgili değil. Ensenizle ne yapacağınız tamamen sizin kararınız ama şu kadarını söyleyebilirim: İyimser bir insansanız, demokrasiye gerçekten bağlıysanız ve inandığınız değerler için savaşan bir insansanız, Erdoğan saltanatı getirse bile enseyi karartmaz, yolunuzda yürürsünüz. Kötümserseniz ve şurada üç beş seçim kaybettiniz diye havlu atacak bir insansanız, ‘Ben demokrasiyi hak ediyor muyum’ diye düşünmelisiniz.
Demokrasi hiçbir ulusa kolayca gelmedi. Bize neden gelsin?
Dipnot: Ne olur artık anket firmalarına yüklenmeyi bırakalım. Beğenmediğiniz seçim sonucundan onlar sorumlu değil. Ayrıca son dönemde İngiltere, Yunanistan, Polonya gibi diğer ülkelerde de anket firmaları seçim sonucunu tahmin edemedil. Bize özel bir olay değil. Nedeni artık başka bir yazıda…

mert yildiz kelle

MERT YILDIZ

İki güzellik bir arada

İki güzellik bir arada

Ya üçüde olmasaydı

Ya üçüde olmasaydı

Mehmet Akif Ersoy'dan

Mehmet Akif Ersoy'dan

Gezi Parkı

Gezi Parkı

Ne Denilebilir!...

Ne Denilebilir!...

Gezi

Gezi

Günün Fıkrası

Deli

1960'lı yıllar,Elazığ Akıl Hastanesinden her nasılsa 423 akıl hastası kaçar ve Elazığ'ın cadde ve sokaklarına dağılır.



O zamanın ünlü doktoru Mutemet Tazıcı hastanenin başhekimidir. 'Doktor bey,ne yapalım?' diye akıl danışırlar.



Mutemet Bey personeline;'Bana bir düdük verin ve arkama yapışarak gelin!'der.



Doktor önde birkaç personeli arkasında düt düt diye trencilik oynayarak Elazığ'ı dolaşırlar. Bütün deliler bu kuyruğa girip vagon olurlar. Hastaneye geldiklerinde sayı 612 kişidir...



Avukat 1




Zenginin biri ölümüne yakın, biri doktor, biri papaz, diğeri avukat olan üç yakın arkadaşını yanına çağırarak bir ricada bulunmuş.

- 300 bin dolar kadar bir tasarrufum var, bunu yanımda öteki dünyaya götürmek istiyorum. Ama kimseye de güvenemiyorum. Şimdi size 100'er bin dolar vereceğim. Bu paraları ne olur ben gömülürken kefenimin iç cebine koyuverin...

Adam ölmüş ve üç arkadaşı verdikleri sözü yerine getirmişler. Bir süre sonra doktor vicdan azabına yakalanmış. Diğer iki arkadaşını çağırarak onlara itirafta bulunmuş

- Hastanenin çok acil ihtiyacı vardı onun için 100 bin doların 20 bin dolarını hastaneye sarf ettim, kefene 80 bin koydum.

Papaz utana sıkıla mırıldanmış.

- Maalesef ben de aynı günahı işledim paranın yarısını kilisenin inşaatına ayırdım. Kefenin cebine 50 bin dolar koydum.

Avukat gülümsemiş.

- Ben sözümü aynen yerine getirdim, kefenin cebine 100 bin dolarlık çek koydum.




Avukat 2




George ve Harry balonda Atlantik Okyanusu’nu geçmektedirler. George Harry'ye döner ve “Biraz alçalıp nerede olduğumuzu anlayalım” der. Harry sıcak gazı biraz kısar ve balon alçalmaya başlar. George "Hala nerede olduğumuzu anlayamadım biraz daha alçalalım ve şu aşağıdaki adama soralım" der. Harry adama bağırır:

"Hey bayım nerede olduğumuzu söyleyebilir misiniz lütfen. "

Adam geri bağırır: "Bir balondasınız ve 100 metre yukardasınız"

George Harry'ye döner ve "Bu adam bir avukat" der.

Şaşırır Harry, "Nasıl anladın?" der.

"Çünkü" der George "Verdiği bilgi %100 doğru, fakat faydasız".




Avukat 3




Önemli bir iş için mülakat yapılacakmış. Bir matematikçi, bir fizikçi ve bir de avukat başvurmuş. Önce matematikçiyi içeriye almışlar ve bir masaya oturtup, sormuşlar:

“İki kere iki kaç eder?”

Matematikçi bir süre düşünmüş, önüne kâğıt kalemi almış, 10-15 sayfa doldurduktan sonra demiş ki: ''Eminim ki dört eder.''

Sonra fizikçiye aynı soruyu sormuşlar. Fizikçi de önce düşünmüş, sonra bir deney düzeneği kurmuş, sağa sola toplar fırlatmış. Yarım saat sonra : ''Yaptığım deneylere göre 3,9 ama 0,2'lik bir hata payı olabilir.'' demiş

En son avukatı almışlar içeri, sormuşlar soruyu. Avukat hiç düşünmeden etrafına sinsi sinsi bakmış ve sormuş:

''Kaç olmasını istersiniz?''




Avukat 4




Ceza davalarına bakan avukat bir arkadaşım anlatmıştı:

Yoksul bir babanın oğlu şoförlük yaparken ölümlü bir kazaya neden olmuş. Olayda tam kusurlu. Şoförün babası avukata başvurarak hukuki yardım istiyor. Arkadaşım adamın yoksulluğuna bakarak hiçbir ücret talep etmeksizin davayı takip ediyor.

Ancak bütün deliller aleyhte. Yapılacak bir şey yok. Şoförün mahkûmiyetine karar veriliyor.

Şoförün babası büroya gelerek yakınıyor.

“Yoksulluğun gözü kör olsun. Paramız olsa da iyi bir avukat tutsaydık bunlar başımıza gelmezdi.''




Avukat 5




Hayırsever vakıflardan birindeki çalışanlar şehrin en başarılı avukatından henüz herhangi bir bağış almamış olduklarını fark ettiler. Bağış toplama görevindeki kişi avukatı bağışta bulunması için ikna etmeye çalışıyordu:

“Araştırmalarımıza göre yıllık geliriniz en az 500.000 $. Ancak bugüne kadar hiç bir hayır işine bir kuruş bağışta bulunmamışsınız. O paranın bir kısmını bir şekilde topluma iade etmek istemez miydiniz?”

Avukat açtı ağzını:

“Önce, araştırmalarınız annemin uzun bir hastalıktan sonra ölmek üzere olduğunu ve hastane masraflarının onun yıllık gelirinin bir kaç kat üstünde olduğunu da gösterdi mi? Sonra, kardeşimin malul bir gazi, kör ve tekerlekli iskemleye mahkûm olduğunu? Ya da kız kardeşimin kocasının bir trafik kazasında öldüğünü ve onu üç çocuğuyla beş parasız bıraktığını?”

Görevli yerin dibine geçmişti.

Sadece:

“Hayır, hiç bir bilgim yoktu...” diye mırıldanabildi.

Avukat onun sözünü keserek devam etti:

“Pekâlâ, ben onlara zerre kadar para vermezken, size niçin vereyim?”



















Günün Sözü

Homo sum,humani nil a me alienum puto

İnsanım,insana özgü hiç bir şey bana yabancı değildir.

Şişli Merkez Mh,Esen Sk Saruhan İşhanında

Şişli Merkez Mh,Esen Sk Saruhan İşhanında
Sinema Tarihinin Zaman Tüneli

Sinema Tarihinin Zaman Tüneli

Sinema Tarihinin Zaman Tüneli
Hayatımızdan sessiz sedasız çekilmişler

Sinema Tarihinin Zaman Tüneli

Sinema Tarihinin Zaman Tüneli
Siyah Beyaz Hayatımızdan Renkliye...

Sinema Tarihinden Siyah ve Beyazlıklar

Sinema Tarihinden Siyah ve Beyazlıklar
Zamanın belleği var