17 Aralık 2014 Çarşamba

Karabağlar Kentsel Dönüşüm Platformu: Kentsel Dönüşüm Mücadele Deneyimleri


Karabağlar Kentsel Dönüşüm Platformu tarafından daha önce duyurusu yapılan toplantı Tepekule Kongre ve Sergi Merkezi Ege Salonu'nda  13 Aralık 2014 Cumartesi  gerçekleştirildi. Panele Avukat Can Atalay, Çiğdem Çıdamlı, Süleyman Şahin katıldı. Panelde Kentsel Dönüşüm Mücadele Deneyimleri paylaşıldı. Ardından  Karabağlar Kentsel Dönüşüm Platformu panele ilişkin  Sonuç ve Değerlendirme Metni yayınladı.


'Karabağlar Kentsel Dönüşüm Platformu İzmir’de kentsel dönüşüm ile ilgili olarak birbirinden ayrı devam eden mücadeleleri birleştirmek ve İstanbul kentsel dönüşüm mücadele deneyimleri ile bu çalışmaları besleyerek güçlendirmek ve ortaklaştırmak amacıyla 13 Aralık 2014 cumartesi günü Tepekule Kongre ve Sergi Merkezi Ege Salonunda saat 12:00 ile 18:00 arasında bir çalışma gerçekleştirdik.
Toplam üç oturumda gerçekleştirdiğimiz çalışmamızda;
• Yönetmen İmre Azem’in Ekümenopolis ‘Ucu Olmayan Şehir’ adlı belgesel gösterimi yapıldı.
• Kuzey Ormanları Savunmasından Yazar Çiğdem Çidamlı, sermayenin gizli ve denetlenemez projelerle ormanları, su kaynaklarını ve doğal alanları nasıl tahrip ettiğini anlattı. Kuzey İstanbul Mega Beton Projesi gibi birçok projeyle Kuzey Ormanlarındaki doğal yaşamı tehdit eden bu sürecin İzmir-İstanbul otoyol projesiyle İzmir’i de tehdit ettiğini ifade etti. Kent ve Doğa mücadelesinin birlikte yürütülmesi gerektiğini ifade eden Çidamlı 28 Aralık 2014 tarihinde İstanbul ve Marmara’yı savunmak için herkesi Kadıköy Mitingine davet etti.

• İstanbul Gaziosmanpaşa Barınma Hakkı Meclisinden Süleyman Şahin, Gaziosmanpaşa’da devam eden süreci anlattı. Kentsel dönüşüme karşı hangi mücadele yöntemlerini izlediklerini, amaçlarını ve stratejilerini aktardı. Etnik ayrılıkları yaratmaya çalışan sisteme karşı nasıl bir arada bir bütün olmak gerektiğini İstanbul’daki roman mahallesi örneği üzerinden anlattı. Türkiye’nin en büyük kentsel dönüşüm alanının Karabağlar olduğunu 4,3 milyon metrekare ile GOP’un ikinci büyük alan olduğundan bahsetti.
• Avukat Can Atalay idare hukukundan, yasaların kişilerin kişilerle ilişkilerini düzenlemesi dışında, kişilerle devlet arasındaki ilişkileri de düzenleme özelliği olduğundan bahsetti. Yasa hangi durumda ne yapılacağını belirler bunu yasa koyucu da bilir yasadan etkilenen de dedi. Afet yasasının bütün hak ve yetkileri hiçbir kısıtlama olmaksızın idareye verdiğinden ancak bütün yükümlülükleri de vatandaşa yüklediğinden bahsetti. Yasaların darbe dönemlerinde bile bu şekilde yapılmadığını söyledi. Avukat Atalay Planlamanın merkezileştirilmesi, mülkiyet haklarının başkalaştırılması ve kamulaştırmadan bahsetti. Bu yasanın sonucu olarak zenginin mülkiyet hakkının olduğunu fakat yoksulun mülkiyet hakkının olmadığını ifade etti. 6306 sayılı afet yasası dışında 5366 sayılı yasanın bazı maddelerini anlattı. Anayasa ve Uluslararası sözleşmelere değinen Atalay; Anayasa Mahkemesinin 6306 sayılı yasanın iptali istemiyle açılan davanın sonucunun yetersiz olduğunu, hukuka aykırı pek çok maddenin iptal edilmediğini vurguladı. 
• Son oturumda Karabağlarda ve İzmir’de örgütlenme üzerine katkılar ve önerilerde bulunuldu.
Sonuç olarak İzmir’in birçok mahallesinden, demokratik kitle örgütlerinden, meslek odalarından, siyasi partilerden katılımın olduğu bu çalışma; kent ve doğa talanına karşı ortak bir mücadele oluşturulması konusunda psikolojik bir zemin hazırlamıştır. Çalışmaya katılan aktivistlerin konuya genel bir bakış açısı kazanmasının ilk adımı olmuştur.
14 Aralık 2014
Karabağlar Kentsel Dönüşüm Platformu'

Kentsel dönüşümle tapu güvencesi kalkıyor!


 

‘İmar borsası’ devri

 
‘Torba yasa’ taslağı ile kentsel dönüşüm alanlarında imar hakları menkul değere dönüştürülerek ‘imar borsası’nda şirketlerce alınıp satılabilecek. Mimarlar Odası Başkanı Muhcu “Tapu yurttaş için güvence olmaktan çıktı” diyor

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından hazırlanan 67 maddelik ‘torba yasa’ taslağı imar hakları  ve kentsel dönüşüm alanlarında önemli değişiklikler getiriyor. Yeni düzenlemeye göre 6306 sayılı yasa kapsamında afet riski altındaki alanlar, kentsel dönüşüm alanları, jeolojik açıdan sakıncalı bölgelerdeki gayrimenkuller sertifikalandırılarak menkul değere dönüştürülecek ve bu sertifikalar oluşturulacak ‘imar borsasında’ alınıp satılabilecek. Yine imar planı kararlarıyla yurttaşların gayrimenkul hisselerindeki değer artışı menkule dönüştürülerek transfer edilebilecek. Torba yasa taslağındaki düzenlemeleri konuştuğumuz Mimarlar Odası Başkanı Eyüp Muhcu, düzenlemenin yurttaşların mağduriyetine yol açacağını söylüyor. Muhcu, “Tekelleşmiş gayrimenkul YATIRIM  ortaklıkları ve inşaat şirketleri lehine zorla el koyma süreçleri kolaylaşırken, vatandaşların tapu ile güvence altında olan barınma hakları ortadan kaldırılıyor” dedi.
SERTİFİKA VERİLECEK
Düzenlemenin bir imar borsası oluşturulması ve bu borsanın piyasa kurallarına göre işletilmesi esasına dayandığını belirten Muhcu, “Kentsel dönüşüm uygulamalarında yapılan kamulaştırmalarda kamu idareleri vatandaşlara  tapu niteliğinde olmayan sertifikalar vererek gayrimenkul haklarını menkule dönüştürecek. Yasa taslağında belirtilmemiş olsa da gayrimenkul hakları yerine verilen bu sertifikaların uluslararası piyasaya sürülmesi dahi söz konusu olabilecek. Vatandaşların haklarının riske atılması, dava açma ve haklarını takip etme olanaklarının zayıflatılması söz konusu” dedi.
TAPU GÜVENCESİ KALKTI
Yasa taslağına göre kamu idareleri bir alan için imar planı veya plan tadilatı yaptığında oluşan değer artışının yüzde 40’ının kamuya aktarılması öngörülüyor. Bu payın ödenmesi için yurttaşların tapusu ipotek altına alınacak. Muhcu, “Vatandaşın MALI durumunun bu payı karşılamaya uygun olmaması halinde, vatandaşın mülkiyet haklarını yine bir sertifika haline getirip imar borsasına aktarabilecek.  Kamu idaresi imar planı yaptığında, bir alanı kamulaştırdığında, bir binayı riskli yapı ilan edip yıktığında vatandaşların hakkını menkule dönüştürebilecek. Dolayısıyla tapu güvence olmaktan tamamıyla çıkıyor. Vatandaşın hakları imar borsasında risk altına giriyor” dedi.
***
BAKANLIĞIN YETKİLERİ GÜÇLENDİRİLDİ
Torba yasa taslağının kentsel dönüşüm karar ve projelerini hızlandırmak ve merkezileştirmek amacıyla gündeme getirildiğini belirten Mimarlar Odası Başkanı Eyüp Muhcu, torba yasa taslağındaki pek çok düzenlemenin yerel yönetimlerin yetkilerini Çevre ve Şehircilik Bakanlığı lehine gasp ettiğini belirtti. Muhcu, taslaktaki diğer düzenlemeleri ise şöyle yorumladı:
>>Torba yasa taslağına giren Bakanlık tarafından yapılacak ‘mekansal strateji planları’ ile yerel yönetimlerin planlama sürecinin dışına atılması taslakta güçlendirildi. Türkiye’nin imza attığı AB kentsel şartı ve AB yerel Yönetim şartı ile devlet tarafından güvence altına alınacağı taahhüt edilen yerinde Yönetim ilkesine aykırı bir düzenleme getiriliyor.
>>Yerel yönetimler planlama sürecine bağlı olarak 30 gün içerisinde yapılara ruhsat ve iskan vermemesi halinde bu belgeler Çevre ve Şehircilik Bakanlığı İl Müdürlükleri trafından verilebilecek. Daha önce afet riski altındaki alanlar ile  kentsel dönüşüm alanı kararlarıyla ruhsat ve iskan haklarına müdahale edilmişti. Bu taslakla bütün alanlarda Bakanlık yetki sahibi oldu. Muhalefet belediyelerinin merkezi hükümetin plan ve ruhsat kararlarını hukuka, yerel koşullara aykırı görerek ruhsat vermemesinin önüne geçildi.
>>Plan yapma yetkileri Bakanlığa bağlandı. Bakanlık isterse yerel yönetimlerin yaptığı planları yok sayarak başka plan yapıp yürürlğe sokabilecek.
>>İmar planları yapıldığında oluşan değer artışının yüzde 40’ının kamuya aktarılması öngörülüyor. Bu yüzde 40’lık payın yüzde 70’i Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na kalan yüzde 30’u ise Büyükşehir Belediyesi kapsamındaysa ilçe ve büyükşehir belediyesi tarafından bölüşülecek. Ancak imar planı Bakanlık tarafından yapılmışsa bu değer artışının tamamı Bakanlığa kalacak. AKP yerel yönetimleri söz konusuysa yüzde 30’luk pay yerel yönetimlere aktarılırken, muhalefet partilerinin belediyesiyse Bakanlık isterse değer artışının tamamına el koyabilecek.
>>Yapı denetimi kuruluşları yerine, kadrosu mimar ve mühendislerden oluşan bir SERMAYE kuruluşu olarak tariflenen teknik müşavirlik kuruluşları kurulacak. Bu kuruluşlar yıkım işleri, proje denetimi ve yapı denetiminden sorumlu olacak; riskli yapı tespiti ve yıkım raporu hazırlanması işlerini üstlenecek. 2001’de çıkarılan kanunla yapı denetimi özel kuruluşlara verilmişti. Geçmişte zaafa uğratılan kamu denetimi şimdi tamamen ortadan kaldırılıyor. Yapı denetimi hem özelleştiriliyor hem tekelleştiriliyor.
>>Mimar, mühendis ve plancıların telif ve müelliflik hakları ortadan kaldırılıyor. Bina cepheleri mimarın onayı olmadan değiştirilebilecek. Cephede yerel malzemelerin kullanılmasına ya da Osmanlı Selçuklu taklidi yapı ve sokak siluetleri oluşturulmasına karar verilebilecek.
 OLGU KUNDAKÇI - olgukundakci@birgun.net
BİRGÜN

4 Aralık 2014 Perşembe

Sola geçit yok!

12 Eylül’den bir süre önceydi. Ankara, Kızılay Zafer Çarşısı çay ocağında öğenci sandığım iki kişinin konuşmasına tanık olmuştum. 

Siyasetin yoksa itirazın da yok demektir.

Siyasetin yoksa itirazın da yok demektir. 

Siyasetin yoksa sesin de çıkmaz. Senin yerine senin sorununla ilgilenen,’el elin eşeğini türkü çağırarak arar’ misalidir. Senin yerine kimse elini ateşe sokmaz.

Sanattan nasıl para kazanırsınız?





Sanattan nasıl para kazanırsınız?

Siyasetle meşgul olmak istemeyen aydınları bekleyen korkunç bir akıbet vardır: Cahiller tarafından yönetilmek.Aristo

Halka malolmuş ya da olmamış fark etmez bir sanatçının,aydının onu oraya getirene, halka karşı bir sorumluluğu vardır. Kazandığının hakkını vermelidir. Halkın yanında,onun sorunlarına karşı ilgisiz duyarsız olmamalıdır.
Sokaktaki insan kimi tanır. Kendi yanında olan tanır. Onu hatırlar.
-Biz sanatımızı yapıyoruz. Sözümüzü söyler çeker gideriz. Arkamıza dönüp bakmayız. Ölen ölür kalan kalır, bana ne! Diyemeyiz ama sanatçılar birçoğunun böyle bir tavır olduğunu söylersek abartmış olmayız.

-Sizin diğerlerinden farkınız ne? Sesinin rengi mi? Sazı daha mı farklı çalıyorsunuz? Söylediğiniz şarkılar sizden başka kimse söylemez mi? Resmetmez mi? Sizin yaptığınızdan daha iyisini yapamaz mı? Siz bir aydın olarak üzerinize düşen sorumluluktan kaçınarak icra ettiğiniz sanatla yetinmeniz neyi açıklar? Türkü yada şarkı söylemekle, resmetmekle iş bitiyor mu? Sorunları çözmede bir taraf değilseniz, bir rol oynamıyorsanız bir süre sonra unutulur gidersiniz. Öldükten sonra yaşayan sanatçılar bunun için yaşamaya devam ederler. Sadece sanatıyla değil toplumun sorunlarıyla ilgilenmişlerdir.

Yahudilerin sanat ve sanatkarlık söz konusu olduğunda sık sık kullandıkları bir söz var.

‘Sanatı aptallar yapar!’
Genelleme yapmak gerekirse Yahudiler göre aslolan şey para kazanmaktır. Para, iktidar demek, yönetmek, dünyayı parmaklarında oynatmak demektir. Onlara göre yaşam, para ibarettir.
Paraya kölece bir ruhla sahip olanlarca her şeyin bir fiyatı vardır. Her şey para ile satın alınabilir. İnsanlık da! Sahip oldukları içinde en ucuza aldıkları ya da hiç değer vermedikleri şey insanlık olsa gerek. Fakat hiç kimsenin sahip olmadığı kadar paraya sahip olanların unuttuğu bir şey var. Bunların hiç biri sanattan para kazananlar kadar ünlü değildir.
Sanki buna karşı edilmiş bir mağaza vitrininde bir laf gördüm. 

‘Sanat insanı onarır. (Müjdat Gezen)’
Çok da hoşuma gitti. Demek para insanı şekilden şekle sokuyor. İnsanı insanlıktan çıkarıyor. İnsana insanlığını hatırlatmak için sanata ihtiyaç var. İnsanlıktan çıkmış, harabeye dönmüş olanı onarıyor. Ya da bize insanlığımızı hatırlatıyor. Kısaca sanat bize insanlığımızı öğretiyor.
Peki sanattan nasıl para kazanırsınız? Bu soruya en kestirme en kısa yoldan cevap verebiliriz.
Sanat için sanat yaparak tabi ki…
Öğrencilik yıllarımda sık sık Kızılay, Zafer Çarşısı’ndaki resim galerisine giderdim.  Bir defasında  büyük bir resim tablosu önünde konuşan iki öğretim üyesine kulak kesildim.  Resme olan bu kadar ilgim  ve düşkünlüğüme rağmen resimden hiçbir şey anlayamamıştım. İstediğiniz her şeye yorumlayacağınız bir resme uzun uzun baktım. Çeşitli geometrik şekiller, bir renk cümbüşü vardı.
-Hocam sizce bu resimden biz ne anlamalıyız?
-Bu yaşam tarzınızla ilgili. Nasıl yaşıyorsanız öyle görürsünüz. Sanat işte böyle bir şey. Ondan herkes kendine göre bir şey çıkarır, bir çıkarımda bulundu.
  Öğretim üyesi sanat hakkındaki genel düşüncesini söylüyordu.
-Ben resimde ne görebileceğimizi sormuştum?
-Çizgileri ve renkleri iyi kullanmış…
-Hayata dair ne var?
-Bana göre bir karmaşayı, kaosu anlatıyor.
Diğeri,
-Hayır, tam tersine. Müthiş bir düzen var, dedi erkek olan. İkisi de güldü. Ben de güldüm.
Ben bir sanat yaptım, herkes ne anlarsa anlasın, nasıl yorumlarsa yorumlasın, örneği vardı. ‘Bana göre böyle.’ ‘Ben bu tarz resimleri seviyorum.’ ‘Bundan hoşlanıyorum.’

Bu resimlerin bu müziklerin v.s tarafları yoktur. Aslında vardır. İyileri kötüleri yoktur. Kahramanları, ezenleri ezilenleri yoktur. Anlaşılmazlıkları esastır; böyle olursa, herkes tarafından anlaşılamayacak olursa,sadece bazıları ‘bir  şey anlarsa’ onlara göre bu sanattır, para eder. Bir meta gibi alınıp satılmasına sebep olacak bir sanat!

Sınıflı toplumlarda halk için sanat yapanlar gerçek sanatın hakkını vererek yapanlardır. Doğası dolayısıyla bu sanat tarzı muhalif, eleştirel, gerçekçi olmak zorundadır. Bu zorunlu olarak böyledir. Bunun dışına çıktığınızda sizi yönetenlerin yönetme tarzını olumlamış, size karşı olan sınıfın çıkarlarını benimsemiş, onun ihtiyaçlarına göre şekillenmiş bir sanat yapmak durumda kalırsınız.

Halkın doğa ile mücadelesi, kendini yöneten sınıflara karşı tavrı, onun hayal ve düşlerinin, gelecek kaygısının ve bunun sanata yansıması  kadar doğal bir şey yoktur. Bu açık, sade, berrak ve anlaşılırdır. Yorumu da böyledir. Bu resimde, müzikte, sinema,tiyatro,edebi sanatlarda ve diğer görsel sanatlarda da bu böyledir.

Yönetici sınıfların bu sanat tavrı ile uzlaşması mümkün değildir. Buna her zaman karşı çıkmış ve her  fırsatta yasaklamışlardır. Yakmış, yıkmış, yok etmişlerdir.

Yönetici sınıfın sanatı anlaşılmazlığı(!) anlatır… Bu böyledir… Neden böyledir? Sınıflı toplumlarda her şey, herkes  taraflıdır…  Doğada tarafsızlık diye bir şey yoktur…

Bu sanat türüne sahiplenen yönetici sınıfların kendilerine karşı olan işçilerin, emekçilerin, kendileri tarafından ezilen, baskı gören halkın isteklerini, arzularını anlatacak değil ya! Bu bir çelişki olurdu.
Halk için yapılan sanatı ise  sevmeleri yönetici sınıflardan beklenemez.  Hedefinin kendisi olduğu, nesnesinin kendisi olduğu  bir sanatı sevmez, sevemezler. Onların anladıkları sanat, halka yabancı sanat olmalı… İçinde halk olmamalı… Halk anlamamalı… Bir ayrıcalık olmalı… Ayrıcalıklı sınıfın ayrıcalıklı sanatı olmalıdır!... Bu da anlaşılmamalıdır.
O zaman bu nasıl sanat olur?



Ekseninde insanın olmadığı, insan tarafından yapılan ve herkesin kendi kafasına, fikrine, hayattan kopuk, herkesin kendi hayal gücüne göre yorumlayacağı, soyut,anlaşılmaz,anlamsız, şekilsiz bir sanat tarzı… Kahramanları da çürümüşlüğü, yozluğu, acımasızlığı, gaddarlığı,yalanı dolanı,entrikacı,hileci tipler olmaktadır. Çünkü bu tipler gerçek hayatta tepenizde olanlardır. Bunların meşrulaşması gerekir. O zaman yalan gerçekliğin yerini alır, hayatımızda kalite, iyilik, insanlık gibi kavramlar hiçleşir.

Belirsiz, flu konular.. Gerçekçilikten uzak konular…  Anlaşılması zor ve anlaşılmaz olanı yapmak, icra etmek. Kimseyi incitmeyen, üzmeyen ,suya sabuna dokunmayan,hele halkın anlaması hiç mümkün olmayan,zaten arzulanan da bu. Anlamadığın zaman da aşağılanmak da var. Halka yabancılaşmış olarak üretilen sanat ortamında, sanattan anlamadığın, sanatsal beğenilerinin gelişmemiş, rafine olmamış olarak sıradan,basit,düzeysiz kalır,eleştirilirsin. Üstten, küçümsenen bir bakış…

Kendisini,kendi bireyselliğini,çürümüş ruh halini,dünyasını…. Bireyin bireyciliğini… Onun kendi iç dünyasında yaşadığı bunalımları, krizleri topluma mal etmek,bu hastalıklı ruh halini genele yaymaktan tutunda.

Böyle bir sanat yapmak ve bu sanata büyük paralar harcamak… İşte onların sanatı bu! Kendi halkının değil de ezgileri sana yabancı bir müzik… Resim,heykel,tiyatro,sinema….  Bir köylü ile, bir işçiyle,bir memur ile aynı müziği dinlemek…  Onlarla aynı seviyede olmak! Bunlar onları sıradanlaştırır.
Halk için sanat yaparsan aç kalır, sürünür, yasaklanır,hapis yatarsın.

Para kazanmak istiyorsan kendine yabancılaşarak, halkına yabancılaşarak işe başlayabilir, kendine ait olmayan bir dünyaya hitap eden bir sanat için kolları sıvayabilirsin. Bu kolay bir yoldur… Riski yoktur…
Ne kadar çok anlaşılmaz olursan, sen de ne kadar çok keşfedilecek gizemli bir yan bulurlarsa o kadar çok para verirler,o kadar çok para kazanırsın! Bu beceriyi gösteren büyük paralar kazanır…
Ama para için yapılan sanat da insanlık yoktur!

11.05.2012

Renkler ve zevkler tartışılmaz. Neden?



‘Birçok insan farklı olan insanlardan korkar. Onlarla temastan çekinir. Böyleleri, ancak kendi gibi davranan, kendi gibi düşünen, görünüşü kendi gibi olan insanlar arasında olduğunda huzur duyar. Çünkü farklı olanlarla ilişkide, farklı olana saygı göstermek, bazan onlarla tavizleşmek gerekir. Farklı olanlarla ilişki, insanı kendi kimliğini, inançlarını, önyargılarını sorgulamaya mecbur eder. Farklı olanlarla yakın ilişki, insana insan olduğunu öğretir. Cem Somel  30.07.2011’
De gustibus et coloribus non est disputandum. Zevkler ve renkler tartışılmaz.
Eskiden beri bu lafa takılırım.
Bu işin Latincesidir. Onların başının altından çıkmış! ‘B..k yemenin Arapçası!’ diye bir laf vardır. Bu da o olsa gerek!
Yani Millattan Önceki yıllara kadar geçmişi uzanan bir laf. Bir çok şeyde olduğu gibi tabulaştırma bilinç altına işlenmiştir. Yine bir çok şeyde olduğu gibi Cehaletin Özgürlüğü durumu,diyebiliriz. Renklerin Milliyetçiliği de diyebiliriz.
Ne ve nasıl yaşıyorsanız,yaşam tarzınız ne ise,felsefi,sınıfsal konumunuz,hayat anlayışınız ne ise zevkiniz de beğendiğiniz renk de odur. Nasıl yetiştiyseniz,nasıl bir kültür aldıysanız,seçiminiz de buna dayanır. Bu aile içinde de böyledir,toplum içinde de böyledir. Anne baba çocuklarıyla farklı ortamları paylaşma,sosyal ya da asosyal olma durumu,politik ya da apolitik olma,farklı fikirlere ya da fikirsizliklere yelken açma, bire bir aynı şeyleri düşünmelerini gerektirmez ama bir şeyin nedenini, niçinini açıklama olgunluğu içinde olması gerekir.

   Her rengin sevileceği bir durum mutlaka vardır. Doğa her rengin sevilmesi için ona uygun bir alan yaratmıştır. Özellikle doğa dişileri rengarenk, çekicilik ve cezbetmenin bir biçimi olarak taçlandırmıştır. İnsanlarda da öyledir. Kadınlara her türlü renkte giyme özgürlüğü tanımaktadır.
-Ben bu rengi seviyorum, diğerleri dışarı?
-Neden?
-Nedeni yok!
-Nedeni; zevkler ve renkler tartışılmaz!
-Neden?
-Öyle!İşine gelirse! Açıklaması yok!
   5 kıtanın 5'inden farklı renklerin bir araya gelmesine; siyah, sarı, beyaz, bakır tenli insanların bir arada yaşamasına önyargıyla yaklaşmak demektir. Empatiden uzak olmak demektir. Renklerin ayrımcılığı, ötekileştirilmesi başka renklere olan tahammülsüzlüğü getirmektedir.
Kendine güven yok. Kendinden emin değil. Kaçıp kurtulma,bu yolla kendini kabul ettirmedir. Nedenini açıklayacak bir birikimden kesinlikle yoksundur. Nedenini kesin kendisi de bilmiyordur. Eğri ile doğrunun nerede başlayıp bittiğini kesinlikle anlayamazsınız. Herkesinki doğrudur. Farklı olan hiçbir düşünceye izin vermez.
-O zaman doğru diye bir şey yoktur!
-Herkesin bir kendi doğrusu vardır.
-İşin özeti aslında şu: Doğru yoktur inanç vardır. İnançlarımız bizim her şeyimizi belirler. Hangi renge,hangi zevke uyacağımızı inancımız belirler.
Kendini savunma becerisi gösteremeyen,bir fikri olmayan ama kendini bir şey zanneden insanların tartışmaya,eleştirmeye,konuşmaya izin vermeyen bir yöntemidir. Hemen orada kestirip atılır. ‘Zevkler ve renkler tartışılmaz!’ Bu sakat anlayışı hayatın her alanına rahatlıkla uygulayabilirsiniz. Sanattan edebiyata,siyasetten ekonomiye,felsefeye…v.s v.s. Her türlü saçmalığa-absürdlüğe,ikiyüzlülüğe bir kapı daha aralanmış olur. Ötekileştirme,ötekini yok sayma,dışlama,ambargo,kamplara ayırma…
-Bütün renkler yerine göre güzeldir. Bir arada bütün renkler güzeldir. Ancak bir arada olursa anlamı vardır,diyemezsiniz.
-Hayır!Ben bunu beğeniyorum.
-Ben bu rengi seviyorum. Zencilerden hoşlanmam.
-Bu benim fikrim.Sonu ne olursa olsun,hepsi  yok olsun. Hepsinin canı cehenneme.
-Benim canım böyle istiyor. Ben size bu kadar maaş veremem. Bu benim zevkim arkadaş. Bu benim bileceğim iş.
Kendilerini hayatın merkezinde sananların,gelişmeye izin vermeyen bir yaklaşım biçimi.



27.07.2011

21 Kasım 2014 Cuma

Havaalanı Mahallesi Kentsel Dönüşüm Görüşmelerinde ‘Net Farkı’nda 2. Raund: Söz uçar yazı kalır!

Havaalanı Mahallesi Kentsel Dönüşüm Görüşmelerinde ‘Net Farkı’nda 2. Raund: Söz uçar yazı kalır!

Bugün saat 11’de Esenler Belediyesi önünde toplanan Havaalanı Mahallesi mağdurları yine eli boş döndü. Yaklaşık 200 kişilik kentsel dönüşüm mağdurlarına  sözler verildi, vaatler yapıldı.
Önceki gün sosyal medya üzerinden haberleşerek bir araya gelen Havaalanı Mahallesi kentsel dönüşüm mağdurlarını temsilcileri saat 11’de başkan yardımcılarıyla belediye sitesindeki listelerde %32’lik kesinti ile ‘kümese’ çevrilen konutların akıbetiyle ilgili görüştü. Başkan yardımcıları hak kayıplarının olmayacağı yönünde sözler verdiler. Fakat bütün bunlar tatmin edici olmadığı gibi 22.11.2014 tarihinde Esenler Kültür Merkezi’nde kahvaltılı bir toplantı çağrısında bulunmaları tepkilere neden oldu.
Kentsel dönüşüm mağdurları düşüncelerini şöyle ifade ettiler:
-Bunlar senden benden, yakınlarımızdan daha ileri. Dinlemek zorundayız! Söz verdiler! Sözlerinde duracaklar!
-Sen ne diyorsun! Hep söz verdiler, hep kandırıldık!
-Sen benden fazla karemetre için para al, bir de karemetreyi küçült! Yok kardeşim bunu yapamazsın! Bu hak hukuk mu? Bunun yolu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne kadar gider.
-Kahvaltı vereceklermiş! Yem atıyorlar, rüşvet veriyorlar. Bununla kandırmaya çalışıyorlar!
-Başkan yardımcısı bizden mahalle temsilcisi istedi. Biz yetkiyi Göksu’ya verdik ama başımıza bunlar geldi. Buradan yüzde 60-70 oy çıktıysa  bu inşaatın sorumlusu da Göksu’dur. Başka biri değildir. Göksu bize; mahallelinin zararına bir iş yapmayacağım, dedi. Hani nerede?
***
Bir dernek yöneticisi:
-Ben başımıza bunların geleceğini sezdim. Çağırdım burada yeri olanları… Bakın arkadaşlar, dedim. Biri gelsin, bu özellikle muhalefetten biri olsun, özellikle CHP’li biri olursa daha iyi olur. Bizim bilmediklerimizi, işin içyüzünü onlar daha iyi bilirler, olmadan olacakları  toplanalım gelsin dernekte bize anlatsın. Böyle tanıdığım, bu işten anlayan bir kadın var. Biz de bilinçleniriz. Sonra ‘Ah vah’ edip saçınızı başınız yolmayın!’ Bakın bu işler hep böyle olur. Pişman olursunuz!
‘Bizim içimize komünistleri sokma başkan! ‘ dediler. Öyle mi? Şimdi buyurun ayıklayın pirincin taşını. Bunlar size müstehak!
-Aynısı bizim başımıza gelmedi mi? Olmadı mı kardeşim! Toplantı da CHP’yi sandığa gömeceğiz diye yemin etmediler mi?
***

İki güzellik bir arada

İki güzellik bir arada

Ya üçüde olmasaydı

Ya üçüde olmasaydı

Mehmet Akif Ersoy'dan

Mehmet Akif Ersoy'dan

Gezi Parkı

Gezi Parkı

Ne Denilebilir!...

Ne Denilebilir!...

Gezi

Gezi

Günün Fıkrası

Deli

1960'lı yıllar,Elazığ Akıl Hastanesinden her nasılsa 423 akıl hastası kaçar ve Elazığ'ın cadde ve sokaklarına dağılır.



O zamanın ünlü doktoru Mutemet Tazıcı hastanenin başhekimidir. 'Doktor bey,ne yapalım?' diye akıl danışırlar.



Mutemet Bey personeline;'Bana bir düdük verin ve arkama yapışarak gelin!'der.



Doktor önde birkaç personeli arkasında düt düt diye trencilik oynayarak Elazığ'ı dolaşırlar. Bütün deliler bu kuyruğa girip vagon olurlar. Hastaneye geldiklerinde sayı 612 kişidir...



Avukat 1




Zenginin biri ölümüne yakın, biri doktor, biri papaz, diğeri avukat olan üç yakın arkadaşını yanına çağırarak bir ricada bulunmuş.

- 300 bin dolar kadar bir tasarrufum var, bunu yanımda öteki dünyaya götürmek istiyorum. Ama kimseye de güvenemiyorum. Şimdi size 100'er bin dolar vereceğim. Bu paraları ne olur ben gömülürken kefenimin iç cebine koyuverin...

Adam ölmüş ve üç arkadaşı verdikleri sözü yerine getirmişler. Bir süre sonra doktor vicdan azabına yakalanmış. Diğer iki arkadaşını çağırarak onlara itirafta bulunmuş

- Hastanenin çok acil ihtiyacı vardı onun için 100 bin doların 20 bin dolarını hastaneye sarf ettim, kefene 80 bin koydum.

Papaz utana sıkıla mırıldanmış.

- Maalesef ben de aynı günahı işledim paranın yarısını kilisenin inşaatına ayırdım. Kefenin cebine 50 bin dolar koydum.

Avukat gülümsemiş.

- Ben sözümü aynen yerine getirdim, kefenin cebine 100 bin dolarlık çek koydum.




Avukat 2




George ve Harry balonda Atlantik Okyanusu’nu geçmektedirler. George Harry'ye döner ve “Biraz alçalıp nerede olduğumuzu anlayalım” der. Harry sıcak gazı biraz kısar ve balon alçalmaya başlar. George "Hala nerede olduğumuzu anlayamadım biraz daha alçalalım ve şu aşağıdaki adama soralım" der. Harry adama bağırır:

"Hey bayım nerede olduğumuzu söyleyebilir misiniz lütfen. "

Adam geri bağırır: "Bir balondasınız ve 100 metre yukardasınız"

George Harry'ye döner ve "Bu adam bir avukat" der.

Şaşırır Harry, "Nasıl anladın?" der.

"Çünkü" der George "Verdiği bilgi %100 doğru, fakat faydasız".




Avukat 3




Önemli bir iş için mülakat yapılacakmış. Bir matematikçi, bir fizikçi ve bir de avukat başvurmuş. Önce matematikçiyi içeriye almışlar ve bir masaya oturtup, sormuşlar:

“İki kere iki kaç eder?”

Matematikçi bir süre düşünmüş, önüne kâğıt kalemi almış, 10-15 sayfa doldurduktan sonra demiş ki: ''Eminim ki dört eder.''

Sonra fizikçiye aynı soruyu sormuşlar. Fizikçi de önce düşünmüş, sonra bir deney düzeneği kurmuş, sağa sola toplar fırlatmış. Yarım saat sonra : ''Yaptığım deneylere göre 3,9 ama 0,2'lik bir hata payı olabilir.'' demiş

En son avukatı almışlar içeri, sormuşlar soruyu. Avukat hiç düşünmeden etrafına sinsi sinsi bakmış ve sormuş:

''Kaç olmasını istersiniz?''




Avukat 4




Ceza davalarına bakan avukat bir arkadaşım anlatmıştı:

Yoksul bir babanın oğlu şoförlük yaparken ölümlü bir kazaya neden olmuş. Olayda tam kusurlu. Şoförün babası avukata başvurarak hukuki yardım istiyor. Arkadaşım adamın yoksulluğuna bakarak hiçbir ücret talep etmeksizin davayı takip ediyor.

Ancak bütün deliller aleyhte. Yapılacak bir şey yok. Şoförün mahkûmiyetine karar veriliyor.

Şoförün babası büroya gelerek yakınıyor.

“Yoksulluğun gözü kör olsun. Paramız olsa da iyi bir avukat tutsaydık bunlar başımıza gelmezdi.''




Avukat 5




Hayırsever vakıflardan birindeki çalışanlar şehrin en başarılı avukatından henüz herhangi bir bağış almamış olduklarını fark ettiler. Bağış toplama görevindeki kişi avukatı bağışta bulunması için ikna etmeye çalışıyordu:

“Araştırmalarımıza göre yıllık geliriniz en az 500.000 $. Ancak bugüne kadar hiç bir hayır işine bir kuruş bağışta bulunmamışsınız. O paranın bir kısmını bir şekilde topluma iade etmek istemez miydiniz?”

Avukat açtı ağzını:

“Önce, araştırmalarınız annemin uzun bir hastalıktan sonra ölmek üzere olduğunu ve hastane masraflarının onun yıllık gelirinin bir kaç kat üstünde olduğunu da gösterdi mi? Sonra, kardeşimin malul bir gazi, kör ve tekerlekli iskemleye mahkûm olduğunu? Ya da kız kardeşimin kocasının bir trafik kazasında öldüğünü ve onu üç çocuğuyla beş parasız bıraktığını?”

Görevli yerin dibine geçmişti.

Sadece:

“Hayır, hiç bir bilgim yoktu...” diye mırıldanabildi.

Avukat onun sözünü keserek devam etti:

“Pekâlâ, ben onlara zerre kadar para vermezken, size niçin vereyim?”



















Günün Sözü

Homo sum,humani nil a me alienum puto

İnsanım,insana özgü hiç bir şey bana yabancı değildir.

Şişli Merkez Mh,Esen Sk Saruhan İşhanında

Şişli Merkez Mh,Esen Sk Saruhan İşhanında
Sinema Tarihinin Zaman Tüneli

Sinema Tarihinin Zaman Tüneli

Sinema Tarihinin Zaman Tüneli
Hayatımızdan sessiz sedasız çekilmişler

Sinema Tarihinin Zaman Tüneli

Sinema Tarihinin Zaman Tüneli
Siyah Beyaz Hayatımızdan Renkliye...

Sinema Tarihinden Siyah ve Beyazlıklar

Sinema Tarihinden Siyah ve Beyazlıklar
Zamanın belleği var