29 Haziran 2015 Pazartesi

Marka İnsanın Kendine Yabancılaşması




Marka  İnsanın Kendine Yabancılaşması


1998 yılında Ericson 337-338 cep telefonu satıldığı sıralarda mağazaya bir müşteri geldi. Bir kadın perperişan, saçıbaşı dağınık,yalınayağıyla terliğini sürükleyerek, elinde tutuğu çocuğun hali içler acısıydı.
-Bir telefon almak istiyorum,dedi.
-Cep telefonu mu!
-Evet,niye şaşırdınız?
-Ne bileyim? Cep telefonunu ben kullanmıyorum da… Sizin ihtiyacınız…!
-Ben insan değil miyim? Ne yani ben kullanamaz mıyım? İşyerinde herkesin var.
……….
Hikayeyi belki siz de bilirsiniz. Avrupalı işadamının elinde eski telefon vardır ve bunu gören Türkler şaşırır…
………
Mecidiyeköy  metrobüs ile metro hattı,Trump Towers kulesi yol bağlantı proje çalışmaları yapılıyor. Parası olanın rezidansına metro bağlantısı yapılıyor.  Henüz 15-16 yaşlarında işçi genç de yeni yapılmakta olan yürüyen merdivenlerin korkulukları üzerine tünemiş, kayıtsızca oradan geçenleri seyrediyor.
Otobüs tıklım tıklım dolu,ayaktayım ve arkamdaki koltukta oturan ikisi de aynı yaşlarda liseli iki genç kız insana gına getiren uzun bir İphone muhabbeti yapıyorlar.
-İyi ki hayatımda İphone varmış. İphone olmasa ben ne yapardım? Biz önceleri nasıl yaşıyormuşuz?
Kızlardan biri korkulukta oturan genci gördü.
-Iııııy!Dedi iğrenerek. Şuna bak. Bununla aynı okulda olmak istemem. Bunlar meslek lisesinde okuyorlar.
-Ay ay! Bir de tükürüyor!Iıggh!Ay midem bulandı.
-İyi ki çok çalışmış,470 puan almışım da bu okula girmişim. Yoksa bunların arasında olacaktım. Ben bunlarla birlikte okumazdım. İyi ki dişimi sıkıp ailemin sözünü dinlemişim.
………
Esenler’de bir esnafın çok başarılı kızı Bahçelievler Anadolu Lisesi’ni kazanır. Kız okula kaydolduktan sonra,okulda bir türlü arkadaş edinemez. Herkes markalı giyinmektedir. Hep marka muhabbetleri yapılmaktadır.Kız onlar arasında kendine yer bulamaz. Kendini aşağılanmış hisseder. Gelip babasına yalvarır.
-Baba beni bu okuldan al. Ben bu okulu sevmedim.
-Kızım ilk sınavlar olana kadar dişini sık. Tamam olmazsa seni bu okuldan alacağım. Tamam mı?
Kız ilk sınavlarda sınıfın en yüksek notlarını alır. Bu sefer diğer arkadaşları yavaş yavaş çözülür. Ona yaklaşmaya,arkadaşlığını kazanmaya çalışırlar… Daha sonra kız okuldan ayrılma isteğinden vazgeçer.

Eski Marllboro sigarasının yerini şimdi İphone aldı.
Önce bir ayrıcalık simgesi iken herkes Marlboro içmeye başladığında bir esprisi kalmadı. Herkes İphone kullandığında da bu böyle olacak.
Efendim bir topluluğa marka giyinip kuşanarak giderseniz sizi adam yerine koyarlarmış. Gençlerin iddiası bu! Sizin öyle kolay lokma olmadığınızı görürlermiş. Demek ki onlarda da aynı sıkıntı var. Adam olamamak! Marka ile adam olunacağını sanmak! Her iki tarafta da sorun var.
Marka bir makyajdır. İnsanın kişiliğini gizlemeye yarayan bir araçtır. Sahte bir güzellik ve sahte bir görüntü verir. Kofluğu gizler, kişiliği, kişinin kendine güven kaybının ifadesi haline gelir.
Şekilciliğin pompaladığı bir çılgınlık marka… Kapitalizmin can simidi! Bu açlığı keşfedenler büyük paralar kazanıyorlar. Üretildiği yerde 100-150 dolar olan ülkemizde 1500-2000 dolara satılan bu telefon 93 milyar dolarlık dev bir bütçeli bir şirket ortaya çıkarıyor! Amerikan bütçesini de sollamış, Apple!
Kapitalizmin,yani içinde yaşadığımız sistemin genlerine işleyen bir şekilcilik… Bu her yerde her şeyde kendini gösteriyor. Bilginin olmadığı yerde şekilcilik önem kazanıyor...  Şekil şartlarına uyarsanız sorun olmaz…Herkes sınıfı geçmiş olur. Herkes sizi dış görünüşünüzle tanımış olur. Sizi dış görünüşünüzle yargılarlar. ‘İçi beni yakar,dışı seni.’ ‘Kara keçiyi gören içi dolu yağ sanır.’ V.s v.s…İşte o zaman şu ünlü ‘algı’ sorunu ortaya çıkıyor. Algı yaratmak! Bu olduğundan farklı görünmektir.İnsanlar birbirine olduğundan farklı değer verme sahteciliğine girişir, hayal kırıklığına uğrarlar,yanılırlar. ‘Ben de seni adam sanmıştım!’ Şekilcilik,marka,algı…Bunlar birbirinden ayrılmaz kardeşlerdir. Şekilciliğe çok değer veriyoruz. Şekille aldatıyoruz,şekille aldanıyoruz. Her şeye bu kadar kolay inanmamızın belki de en önemli sebeplerinden biri budur.
Marka statü kazanma yoluyla eşitlik sağlama aracı…
Eziklik,aşağılanmışlık duygusu hissedenlerin,bununla başa çıkamayıp sarıldığı bir araçtır,marka… Bunun için borçlanır,bedel öder,her çıktığında yenisini alma saplantısı içine girer….Yeter ki onu ‘bir şey’ sansınlar…Sanmak üzerine kurulu sanal dünyanın aciz bir insanı haline geldiğini fark etmez bile.
Marka insanlar! Çakma İnsanlar!
Marka ile marka insan olunmaz,ancak şekilci,çakma insanlar olur. Siz hiç marka giyerek büyük adam olunduğunu gördünüz mü? Tarihi kişiliklere bir bakın,içlerinde giydikleri,kullandıkları markalarla ünlü olan biri var mı?
Eskilerin bir sözü vardır.’İnsan giyimiyle kuşamıyla karşılanır,bilgi ve zekasıyla uğurlanır.’ Bilenler insanlara bu gözle bakarlar…’Elbise yürümeyi,para konuşmayı öğretir.’ İçini dolduramaz iseniz o zaman ‘emireri’ olursunuz,ayak işleri gören birileri olursunuz.
Çılgınlığınız bir marka yaratır ve sizi bu markanın esiri yapar. Bu sayesinde cep telefon ve onun gibi şirketler bu çığlılığı paraya çevirerek onlarca ülkenin bütçesini aşan bir bütçeye sahip olmuşlardır.
Bir markaya bağımlı iseniz ona toz konduramazsınız. Duygusal bir bağ kurarak yanlışını doğrusunu sorgulayacak kadar gerçekçi olamazsınız. Bu farkında olmadan her taraf tuttuğunuz şey için geçerli hale gelirsiniz. Vicdanınızı farkında olmadan bu taraftarlığınızla(!),bu yanlılığınızla(!) ölüme sürüklersiniz.
Bence şu soruları marka çılgınlarının kendilerine bir sormaları gerekir.
Sizin yaşam tarzınız olan bu markaların değerine değer katarak,korkunç karlar etmelerine neden olmuyor musunuz? Bir fetiş yarattığınız ve bunun esiri olduğunuzun farkında mısınız? Satış zincirinin bir parçası olduğunuz ve daha fazla para kazandırdığınız için kendinizi ayrıcalıklı mı hissediyorsunuz? Bundan yararlanmak isteyen şirketler kasalarını doldururken size minnet borçları yok mudur? Marka konuşarak,markalaşacağını sanmak,yaşamınızı marka çılgınlığı ile sınırlandırmak sizi bir tür hapis ile karşı karşıya getirirken dünyadan bağınızı koparmıyor mu? Marka bağımlılığı ruhsal bir sorunsallık yaratmıyor mu? Marka ile daha mı değerlisiniz? Marka olmazsa bir hiç misiniz? Marka her şeyin en iyisi mi? Diğerleri kötü mü?

29.09.2012 

`Kutsal Aile`nin Miras Yoluyla Parçalanması Ve Miras Payları






`Kutsal Aile`nin miras yolu ile parçalanması...
Miras bir mülk edinme biçimidir ama bu edinme biçimi sizin alın terinizle gerçekleşmiş,meydana gelmiş bir şey değildir. Bir anlamda `beleş` olandır ve bnun paylaşılması her ne kadar yasal olarak belirlenmiş ise de çoğunlukla yasal paylaşım insanları tatmin etmemiştir. Her zaman daha fazlası umulmuş ve daha fazlası benim olsun,denmiştir. Bu da aynı aile bireylerini mahkemelere taşımış,pratikte haksızlık ve hukuksuzlukların doğmasına neden olmuştur.
Genelde de özel de durum şöyledir:
Eğer cebinizden bir şey çıkacaksa;bu para,mal mülk...Durum değişir. Bu maddi dünya söz konusu olduğunda her şey ters yüz olur. Orada durup bir düşünürsünüz. Savunduklarınızın,fikirlerinizin,söylediklerinizin tersine hareket edebilir,durup bir gözden geçirirsiniz. Çünkü mal,mülk,para işiniz tehlikeye girebilir. Manevi alanda ise korkmadan,çekinmeden her şeyi konuşulabilirsiniz. Rahatlıkla iki yüzlü olabilirsiniz. Nasıl olsa cebiizden bir şey çıkmayacak,maddi olarak hiç bir şey kaybetmeyeceksiniz.
Eğer ilişkiler maddi alanda kurulmuş ise,mesala miras gibi; ailenin korunması ile ilgili bütün iddialar anlamını yitirmektedir. Ailenin birliği,bütünlüğü gibi söylemler,endişeler rafa kalkmaktadır. Anne baba kardeşler birbirine girer,sonu gelmez kavgalar,tartışmalar,küslük ve dargınlıklar,yaralama,cinayetler,hapisler!...Aile bölünür,parçalanır..Kimse bir şey demez. Kimse gıkını çıkarmaz. Eğer bir namus meselesi ise ha o zaman iş başkadır! O zaman çok hassas oluruz ve  manevi dünyamız da derin bir şekilde sarsılır,bir anlam kazanır.
Hemen hemen herkesi ilgilendiren ve her ailede en azından çatlaklara, kırgınlıklara yol açan bir konudur, miras...
Sağ iken baba ya da anne,yani miras bırakacak olan kişi,mirasını paylaştırma gibi bir yola kolay kolay gitmiyor. Genellikle yapılan bu tavrın nedeni: Sosyal güvencenin olmaması,yaşlılıkta ele yüze kalma,bakıma muhtaç hale geldiğinde kimsenin yüzüne bakmama endişesi....Bu da devlet,aile ve koşullar açısından ayrıca sorgulanması gereken bir durum.
Herhalde bu aslolan kutsallık ailenin değil,mülkün kutsallığı oluyor.
Eşitsizlik ve asalaklık! Her ikisi de mirasın genel özelliği…
Bir kere baştan herkes eşit doğar,sözü çökmüş oluyor,lafta kalıyor. Daha doğarken eşitsiz koşullarda doğuyorsunuz. Birine doğarken hazır kurulu bir dünya sunuluyor,diğeri ise... 
Aile söz konusu oldu mu,ortalığı ‘Kutsal Aile’ye verilen önem ve kutsiyet sözcükleri kaplıyor. Kutsal Aile’yi parçalayan hiçbir şeye dokunulmuyor. İşsizlik,yoksulluk,eğitimsizlik,kadın düşmanlığı… Bunlardan biri de miras…
Çünkü aile küçük bir devlet! Aileye saygı devlete saygı!...İnsanın önemi yok! Kadın cinayetlerinin önemi yok!
Miras aynı zamanda ailenin felaketine de sebep oluyor. Yıkım da getirebiliyor. Ailenin bireyleri birbirine düşüyor,o çok önem verilen ’kutsal aile’ parçalanıyor.
Söz konusu para ve miras olunca her nedense bu konu,sıradan bir namus meselesi kadar önem taşımıyor.
Kazandığını harcamasını bilmeyen bir kültür,hep çocuklarına bir şey bırakmak,sosyal güvencesiz bir toplumun endişeli insanları için geçerli yol…
 Miras paylaşımı sonu gelmeyen miras kavgalarına sebep olmaktadır. Aileler birbirleriyle kanlı bıçaklı,uzun yıllar süren küslük ve düşmanlıklara neden olmaktadır.  Bunun sonunda mirasa konu olan mal,mülk yada haklar değerinin çok çok altında satılmaktadır. Bırakılan mirastan çoğu zaman kimse bir fayda görmemektedir.

Bakın Neyzen Tevfik ne diyor: 


Bu dünyada ne kazandıysanız yiyiniz..!
Yoksa;
Öleceğiz bir gün, gömecekler,
Bir kaç gün övecekler,
Sonra kalan malını bölecekler,
Hatta memnun kalmayıp sövecekler...



Miras konusunda kavga etmemeniz ve hakkınıza razı olmanız için,ailenizin dirliği için mirasla ilgili yasa maddelerine bir göz atabilirsiniz.




Gelelim miras işine…Miras nedir? Ölenin yakınlarına bıraktığı mal ve haklara kısaca miras denir.
Miras bırakanın vasiyetname ile mirasını birine bırakmadığı zaman miras payları Medeni Kanunun ilgili maddelerine göre şöyle düzenlenmiştir:
Medeni Kanun Madde 495.- Miras bırakanın birinci derece mirasçıları, onun altsoyudur. Çocuklar eşit olarak mirasçıdırlar.  Miras bırakandan önce ölmüş olan çocukların yerini, her derecede halefiyet (borçlu iken alacaklı durumuna geçme ) yoluyla kendi altsoyları alır. 

Çocukların her biri mirasın 3/8 ...... Eş ise 1/4

 Medeni Kanun Madde 496.- Altsoyu bulunmayan mirasbırakanın mirasçıları, ana ve babasıdır. Bunlar eşit olarak mirasçıdırlar. 

Ayrı ayrı.......Anne 1/2 ..........Baba 1/2

Miras bırakandan önce ölmüş olan ana ve babanın yerlerini, her derecede halefiyet yoluyla kendi altsoyları alır.  Bir tarafta hiç mirasçı bulunmadığı takdirde, bütün miras diğer taraftaki mirasçılara kalır. 

Çocukların her biri 1/4.....Torun 1/4....Baba bir olup Torun birden fazla ise 1/8

    Medeni Kanun Madde 497.  Altsoyu, ana ve babası ve onların altsoyu bulunmayan mirasbırakanın mirasçıları, büyük ana ve büyük babalarıdır. Bunlar, eşit olarak mirasçıdırlar.

Evlenmemiş,annebabasını,eşini çocuklarını kaybetmiş ise Büyükanne 1/2....Büyükbaba  1/2


    Mirasbırakandan önce ölmüş olan büyük ana ve büyük babaların yerlerini, her derecede halefiyet yoluyla kendi altsoyları alır.

Mirasbırakanın sadece varolan eşi 1/1 (Tamamı).....Amcaya miras yok


    Ana veya baba tarafından olan büyük ana ve büyük babalardan biri altsoyu bulunmaksızın mirasbırakandan önce ölmüşse, ona düşen pay aynı taraftaki mirasçılara kalır.
    Ana veya baba tarafından olan büyük ana ve büyük babaların ikisi de altsoyları bulunmaksızın mirasbırakandan önce ölmüşlerse, bütün miras diğer taraftaki mirasçılara kalır.

Mirasbırakanın Kardeşlerin her biri 1/4   ............Eşi 1/2

 Sağ kalan eş varsa, büyük ana ve büyük babalardan birinin mirasbırakandan önce ölmüş olması hâlinde, payı kendi çocuğuna; çocuğu yoksa o taraftaki büyük ana ve büyük babaya; bir taraftaki büyük ana ve büyük babanın her ikisinin de ölmüş olmaları hâlinde onların payları diğer tarafa geçer.

Miras bırakanın eşi ve çocukları yok ise  Kardeşlerin her biri 1/3.....Eğer ölen kardeşin çocuğu varsa...1/3

    Madde 498.- Evlilik dışında doğmuş ve soybağı, tanıma veya hâkim hükmüyle kurulmuş olanlar, baba yönünden evlilik içi hısımlar gibi mirasçı olurlar.

Evlilik dışı çocuk,aynı miras koşullarına sahiptir.

    Madde 499.- Sağ kalan eş, birlikte bulunduğu zümreye göre mirasbırakana aşağıdaki oranlarda mirasçı olur:
    1. Mirasbırakanın altsoyu ile birlikte mirasçı olursa, mirasın dörtte biri,
    2. Mirasbırakanın ana ve baba zümresi ile birlikte mirasçı olursa, mirasın yarısı,
    3. Mirasbırakanın büyük ana ve büyük babaları ve onların çocukları ile birlikte mirasçı olursa, mirasın dörtte üçü, bunlar da yoksamirasın tamamı eşe kalır. 

Mirasbırakanın Çocukları 3/8....Eşi 1/4

Mirasbırakanın Anne Babası 1/2.........Eşi  1/2

Mirasbırakanın Büyükannebaba-1/4......Eşi 3/4

   Medeni Kanun Madde 500.- Evlâtlık ve altsoyu, evlât edinene kan hısımı gibi mirasçı olurlar. Evlâtlığın kendi ailesindeki mirasçılığı da devam eder. Evlât edinen ve hısımları, evlâtlığa mirasçı olmazlar. 

Evlatlık da aynı miras haklarına sahiptir.

    Medeni Kanun Madde 501.- Mirasçı bırakmaksızın ölen kimsenin mirası Devlete geçer.
    I. Mirasa ehliyet  1.Hak ehliyeti
    Medeni Kanun Madde 577.- Bu Kanuna göre mirasa ehil olmayanlar dışındaki herkes mirasçı olabileceği gibi, vasiyet alacaklısı da olabilir.
    Tüzel kişiliği bulunmayan bir topluluğa belli bir amaç için yapılan kazandırmaları, o topluluk içindeki kişiler, mirasbırakan tarafından belirlenen bu amacı gerçekleştirme kaydıyla birlikte edinmiş olurlar; amacın bu yolla gerçekleştirilmesine olanak yoksa, yapılan kazandırma vakıf kurma sayılır.
    2. Mirastan Yoksunluk   Sebepleri
    Medeni Kanun Madde 578.- Aşağıdaki kimseler, mirasçı olamayacakları gibi; ölüme bağlı tasarrufla herhangi bir hak da edinemezler:
    1. Mirasbırakanı kasten ve hukuka aykırı olarak öldüren veya öldürmeye teşebbüs edenler,
    2. Mirasbırakanı kasten ve hukuka aykırı olarak sürekli şekilde ölüme bağlı tasarruf yapamayacak duruma getirenler,
    3. Mirasbırakanın ölüme bağlı bir tasarruf yapmasını veya böyle bir tasarruftan dönmesini aldatma, zorlama veya korkutma yoluyla sağlayanlar ve engelleyenler,
    4. Mirasbırakanın artık yeniden yapamayacağı bir durumda ve zamanda ölüme bağlı bir tasarrufu kasten ve hukuka aykırı olarak ortadan kaldıranlar veya bozanlar.  Mirastan yoksunluk, mirasbırakanın affıyla ortadan kalkar.
  Medeni Kanun Madde 579.- Mirastan yoksunluk, yalnız yoksun olanı etkiler.
    Mirastan yoksun olanın altsoyu, mirasbırakandan önce ölen kimsenin altsoyu gibi mirasçı olur.
Miras ve Elbirliği Mülkiyet…
Miras bir de Elbirliği yani iştirak halinde mülkiyeti doğurur. Elbirliği mülkiyet,miras kalan üzerinde miras sahiplerinin oybirliği ile alım,satım,kiralama,yönetimi demektir. Miras üzerinde her bir mirasçının tasarrufta rızası aranır. Haklar mirasın tamamına yaygındır.  Diğer mirasçılardan habersiz,kullanılamaz, devredilemez,satılamaz. Yalnız her mirasçının yasal olarak sebep belirtmeksizin paylı mülkiyete geçme hakkı vardır.
Medeni Kanun Madde 644.- Bir mirasçı, terekeye dahil malların tamamı veya bir kısmı üzerindeki elbirliği mülkiyetinin paylı mülkiyete dönüştürülmesi isteminde bulunduğu takdirde sulh hâkimi, diğer mirasçılara çağrıda bulunarak belirleyeceği süre içinde varsa itirazlarını bildirmeye davet eder.
    Elbirliği mülkiyetinin devamını haklı kılacak bir itiraz ileri sürülmediği veya mirasçılardan biri belirlenen süre içinde paylaşma davası açmadığı takdirde, istem konusu mal üzerindeki elbirliği mülkiyetinin paylı mülkiyete dönüştürülmesine karar verilir.
    Terekeye dahil diğer hakların ve alacakların paylar oranında bölünmesi hususunda da yukarıdaki hükümler uygulanır.
Vasiyet
Veraset belgesi; mirasçıların hangi oranda mirasa ortak olduklarını gösteren bir belge,mahkeme kararıdır.
Vasiyetname ile mirasçıların saklı payları yani mahfuz hisse değişmez. Vasiyetname varsa,bu paylaşım  mahfuz hisseye(saklı pay) esasına göre yapılır. Vasiyetnamenin saklı payı ihlal etmemesi gerekir. İhlal ediliyorsa tenkis davası açılabilir.

Nikahsız eşler miras hakkına sahip değildir. Evlilik dışı doğan çocuklar aynı oranlarda mirastan pay alırlar. Çocukların miras hakkı evliliğe bağlı değildir.
Mahfuz Hisse - Saklı Pay
Vasiyetname ile devredilemeyen haktır. Tamamıyla mirastan yoksun bırakmak mümkün değildir. Evlatlığına,çocuklarından birine,yalnızca eşine yada miras payı olan bir diğeri lehine mirasın tümünü bırakamaz.  Saklı Pay dışındaki  miras hakkı herhangi birine veya kuruluşa ihlal olmaksızın paylaştırma yapılabilir. Bu paylaştırmada mahfuz hisse- saklı pay ihlal edilmiş ise,muvazalı(danışıklı) bir işlem varsa tenkis (indirim) veya iptal davası açılabilir.

4721 sayılı Medeni Kanun Madde 506.(MK 453)-Saklı pay aşağıdaki oranlardan ibarettir:1. Altsoy için yasal miras payının yarısı,2. Ana ve babadan her biri için yasal miras payının dörtte biri,3- Sağ kalan eş için, altsoy veya ana ve baba zümresiyle birlikte mirasçı olması halinde yasal miras payının tamamı, diğer hallerde yasal miras payının dörtte üçü.
 12.09.2012 

SABRIN SONU KÖLELİK




Sabah otobüsteyim.
İki bayan aralarında sohbet ediyorlar. Biri çok sıkıntılı,diğerine dert yanıyor.
-Çalıştığım yerden hiç memnun değilim. Çıkmak istiyorum,çıkamıyorum. Ben böyle bir iş görmedim.
-Niye?
-Telefonla satış yapıyoruz. Bir insan bir kere aranır. Biz bir insanı 8-9 kere arıyoruz. Adam bir sabrediyor iki sabrediyor,sonra ana avrat sövmeye başlıyor. Ben de müdürlere,bir kere ararsın iki kere,olmadı 3 kere ararsın olur biter,diyorum. O da insan meyilli ise olur. Yok,bir insanı bıktırtana kadar aratıyorlar. Sinirlerim alt üst oldu. Ben bayanım,her gün olmayacak küfürler duyunca insanın sinirleri boşalıyor.
-Eee?!
-Eee’si,işten çıkayım,dedim. Olmaz,çıkamazsın,dediler. Niye?Dedim. Girerken imzaladığım sözleşmede her şeyi kabul edip altına imza atmışım. Çıkarsam,eğitim parasını,yemek,yol…Aklına ne gelirse hepsini geri isteyeceklermiş. Verdikleri asgari ücretten biraz fazla. Utanmadan bir de geri istiyorlar. Benim çektiklerimi,emeklerimi yok sayıyorlar. Bu memlekette kanun yok. Olsa bunlar böyle yapmazlar.
-Yazık! Bunu da hiç duymamıştım.
-Çevremden bana baskı yapıyorlar. Kızım çalış,herkes neyse sen de o. İyi de ben herkes değilim. Ben tahammül edemiyorum. Psikolojim bozuluyor. Psikologa gittim. Tedavi görüyorum. Çalışıyorum,sağlığım bozuluyor. Ben bu işten ne anladım. Sabrın sonu selamet,diyorlar. Hiçte öyle değil. Sabrın sonu kölelik vallahi. Zoruma gidiyor. Verdikleri para mı allahaşkına! Para mı?Bir kira parasına şu benim çektiğime bak sen!
Gözleri doldu,ağlayacak gibi oldu. Onu dinleyen de bir o kadar üzgün.
Diğeri bir şey söyleme gereği hissediyor ama söyleyemiyor. Sözün bittiği yer,gibisinden çaresizliğin sessizliğine bürünüyor.
Ne dese bilemiyor. Çalışma dese olmaz,çalış sabret,iş yok,idare et,düzelir…dese olmaz…
Siz ne dersiniz?
03.03.2012

27 Haziran 2015 Cumartesi

Çanak Yağması ve Bugünü Anlamak




Çanak Yağması…
 
   Bugünü, sokaktaki insanı anlamakta güçlük çekiyordum. Dünü öğrendikçe bugünün kodlarının geçmişte yazıldığını anlamaya başladım. Kısaca bugünün insanını anlamak için geçmişe gitmek lazım.  Neden; ‘çalıyorlar ama çalışıyorlar’ ve benzerleri sözleri, klişeleri içselleştirmiş, neden ‘çalma’ işini kanıksamışız, diye?  Nasıl olup da beleşe mezar bulsa giren millet durumuna düşürüldüğümüzü, nasıl olup da toplumun genetiğine, dokusuna bu kadar nüfuz edildiğini hep merak ederdim. Nasıl olup da bu aykırılığı normalleştirip din ile hemhal ettiğini anlamakta güçlük çekerdim.
   Merak işte!
   Bunu otoriteye bağlıyorum. Bir gücü temsil eden, ‘baba, bilen ve büyük olanların, Tanrının yeryüzündeki temsilcisi kral, sultan, padişahlar’ın oluşturduğu büyük  otoritenin yaptığı, güce boyun eğmeye, biat etmeye eğilimli vatandaş yetiştirmenin gerekçesi...
Eğer etik olmayan , hatta sizin kırmızı çizginiz olabilecek, hatta kutsiyet ifade eden bir hadise bir otorite tarafından meşrulaştırılacak olursa vatandaş da ön koşulsuz  olarak bunu içselleştirir, vatandaş tarafından kabul görür, meşru olmayan her şey meşrulaşarak normalleşir.
   Bir rüşvet çarkında karşılıklılık ilkesi yoksa vatandaş bunu tasvip etmiyor. Kınıyor, eleştiriyor, yerin dibine geçiriyor. Bundan vatandaş da bir yarar görüyorsa o zaman ses çıkarmıyor, tasvip ediyor. Buna karşılık ve destek veriyor.  Veren el alan elden üstündür! Ama ne karşılığında? Sen de bana ver! Ya oy ver veya yaptıklarıma ses çıkarma! Sus payı!
   Yani sizin anlayacağınız yağma da olsa tek başına yiyemezsin! Bu açığa çıkar, adamın çarçabuk defterini dürerler. Sakın ha tek başına sen sen ol yeme!
   Bu organizasyonu meydana getiren bir meşruiyet kazandığını, yasallaştığını (Herkes yapıyor söylemi) düşünerek, kendisini değil deşifre edeni suçlu bulur. Ona had bildirir.

   Bu yüzden bizim pratiğimiz, yani uygulama ile temel felsefemiz, inançlarımız arasında bir uyuşmazlık vardır. Birbirine hiç uymaz. Hatta aykırı zıtlıklar yaşarız. Kısaca biz toplum olarak biraz söylemleri ile yaşadıkları farklı olan bir toplumuz…
   Bu ikiyüzlülüğümüzün köklerinin derinlerde, Osmanlı’da hatta Selçuklularda  olduğunu düşünüyorum.
   Osmanlı tarihçiler tarafından az araştırılmış!Bizi biz yapan özelliklerimiz buralarda gizli.. Gizli kodlarımız burada!
   Osmanlı, Muhafazakar, Maneviyatçı, Mukaddesatçılar tarafından baş tacı yapılıp, göklere çıkarılıyor.
   Osmanlı, bu Mukaddesatçıların kitabi olarak savundukları ne varsa hep tersini yapmış!
   Bakın ceddimiz, ecdadımız, atalarımız ne yapmış?

   Rüşvet gırıla gitmiş, hiçbir iş rüşvetsiz yapılamaz olmuş!
   Nikahsız evlilik kurumu harem; hem oğlan hem kadın, saray ile yasal statü kazanmış!
   Padişahlar taht uğruna beşikteki çocuklarını, delikanlı çocuklarını, en yakınlarını gözlerini kırpmadan, Müslüman olduklarına bakmadan 'tahtın bekası' için boğazlamış!
   Hiçbir padişah hacca gitmemiş!Hiçbirinin nikahı yok!
   Bizans entrikalarına taş çıkartacak hile, yalan, entrika… Ne varsa yapılmış! 'Osmanlıda oyun çok'  sözünü hatırlayalım.
   Daha neler neler!
   İslam açısından bakıldığında bunların meşrulaştırılacak bir tarafı var mı? Yok! Ama her nedense Osmanlı ‘İslamın Kılıcı’ denilerek yere göğe sığdırılamamış! Bugün İslam coğrafyasında olanlara bakınca daha kolay anlıyorsunuz? Kim Müslüman kim değil, belli değil!

   Çanak yağması, cülus, ulufe dağıtılınca Osmanlı piri pak, hatta öyle bir adaletli oluvermiş ki!  
   Avusturya’yı işgale giderken bağ bahçelerden geçmişler. Yedikleri meyvenin parasını ağacın dallarına asmışlar. Bu masal onlara o kadar inandırıcı gelmiş ki… Bir ülkeyi yağmaya, talana, 9-10 yaşlarındaki çocuklarını ailelerinden koparıp Enderun’a getirenler adil ve ahlaklı oluvermiş! Ülkesini işgale gidiyorsunuz, ama her ne hikmetse yediğiniz meyvenin parasını da ağacın dalına asıyorsunuz. Bu Osmanlı böyle bir şey!
   Tarih kitaplarımız Osmanlı’nın zaferleri, kahramanlıkları ile dolu! Kahramanlık! Bir ülkeyi işgal etmek nedense kahramanlık sayılmış! Bize hep masal anlatılmış! Muhteşem Yüzyıl’da Kanuni oğlunu öldürünce yüzyıllık uykusundan uyanan Bursalı bir vatandaş onu mahkemeye vermiş, mevlüt okutmuşlardı. Bize bu ‘Osmanlı medeniyet götürüyor’ diye yutturulmaya çalışılmış veya o zaman öyleydi, diye bugün gerekçelendirilir olmuş! Sanki bugün farklı. Dünün Osmanlısı bugünün Amerika İmparatorluğu…
   Faiz içinde ‘günümüzün gerçeği’ diye bu nedenle meşrulaştırıyorlar. Geriye ne kaldı? Başörtüsü, namaz, hac… Yani sizin anlayacağınız şekil! İçi boşaltılıp şekil haline getirilmiş! Herkes aşağı yukarı bu ortak paydada birleşir olmuş.

 Çanak Yağması da ne?

   Osmanlı, Libya’dan Mısır’a, İran’dan Macaristan’a imparatorluk kurmuş, 700 yıl bir ‘icat çıkarmadan’ yağma ekonomisi ile ayakta kalabilmiş. Dışarıda yağma olur da içeri de yağma olmaz mı? İşte buna da Çanak Yağması deniyor! Bir de Çanak Yalayıcılığı var! İkisi de birbirini tamamlıyor! Çanak Yağması’na ve Çanak Yalayıcılığı’na alıştırılmışız. Bir de buna ulufe ile cülusu ekleyelim. O zaman her şey yerli yerine oturuyor.
   Toplum beleşe o kadar alıştırılmış ki; yağmadan pay almayan enayi, aptal, keriz yerine konulmuş! Dürüst insanlar rüşvete alışmadıkları, hak yemedikleri, haksızlık yapmadıkları için suçlanır olmuşlar. Fuzuli'nin 'Şikayetname'sinde 'Selam verdim rüşvet değildir deyu, almadılar' sözü hatırlansın!
   Rüşvet toplumun o kadar dokusuna nüfuz etmiş ki, gerisini siz düşünün!
   Neden rüşvet yemeyenlerin sürüldüğü, başlarına bela geldiği, bunları açığa çıkaranların cezalandırıldığını hiç düşündünüz mü?
   Yağma deyince öyle tuhafınıza gitmesin! Yasadışı bir şey sanmayın! Ben sadece ahlaki tarafına dikkat çekmek istedim.
   Padişahlar ve şehzadeler Çanak Yağması için bütçeye ödenek ayırırlarmış!
   Kim söylüyor! Tabiî ki tarih! Daha doğrusu Murat Bardakçı bir TV programında söyledi.
   Osmanlı saray düğünlerinde ya da Yeniçerilere ulüfe dağıtıldığında, kutlama yapıldığında halka ziyafet verilirmiş! Meydanlara dizilen çanaklarla yemekler, yani çorba, et, pilav, halk ve askerler tarafından padişahın emriyle yağmalayarak yerlermiş! Bu yağmadan pay kapamayanlar beceriksiz sayılırmış! Bugünden farkı ne? Askerin çorbayı kapması padişah tarafından ödüllendirilirdi. Özellikle bu gösteri Atmeydanı'nda (Sultanahmet) yapılırmış. Halk da resmi zevat, hatta elçiler de bu yağmayı heyecanla beklermiş. Boru çalınınca birkaç dakikada ezen ezene, kıran kırana bir yağma gerçekleşirdi. Bu gelenek bugün hala sürdürülmektedir. Halka uluorta yapılan yardımları bir göz önüne getirin. Adı üstünde, bir yağma! Herkese verilen değil kapanın elinde kalan!
   Zenginlerin hatta mafya babalarının verdiği gösterişli iftar sofralarını gözünüz önüne getirin.
   Peçevi bu durumu şöyle özetlemiş: 'Fakirlere nice bin kase yemek verilerek yağma ettirilirdi'
   Merak ettiğim şeyde bu idi. Yağma kültürünün nasıl oluştuğu...
   Bu milletin çanak ile ilişkisi yeni değilmiş!
   Muhafazakar Maneviyatçı Mukaddesatçılar işin içinde ‘din,İslam, Müslüman’ kelimesi geçti mi üzerine kalın bir şal örtüp, ‘Kol kırılır yen içinde kalır’ yaklaşımı gösteriyorlar.
   Artık ben öyle kolay kolay efendim ‘çalıyorlar ama çalışıyorlar’ lafına kafa takmam!
   İnsanların şekle önem vermeleri bu yüzden. İçerik şaibeli olunca bir tek şekil kalıyor.
   Bugün yapılan yanlışlar için, en hafifinden ‘yanlış’ diyorum, geriye dönüp geçmişe bakın. Kadın ve çocuk istismarında olduğu gibi, kadın cinayetlerinde olduğu gibi…
   Artık siz de köklerimizi iyi tanıyın! Buna göre düşünün ilacı…


 

23 Haziran 2015 Salı

Irmağının akışına ölürüm' mü acaba?




   Osmanlı, Rus savaşı sırasında bir Rus anne askere gitmeye hazırlanan oğluna öğütte bulunur.
-Oğlum kendini çok yorma. Bir Türk öldür sonra dinlen, sonra bir Türk daha öldür yine dinlen.
-Ya anne Türkler beni öldürürse?..
-Niçin öldürsünler oğlum? Sen onlara ne yaptın ki?

   Hangi savaş olduğunu bilmiyoruz ama olasılık odur ki Osmanlı’nın Rusya’ya bir seferi sırasında olmuştur. Bunu nereden anlıyoruz? Annenin ‘Sen onlara ne yaptın ki? Demesinden… Anne için suçlu olan ülkesini işgale gelenlerdir. Anneye göre Türkleri öldürmek olağan, kendi askeri, kendi çocuğunun öldürülmesinin ise haklılığı olamaz, bu vatan savunması kapsamında olduğu için ona göre olağan değil.

  7 Haziran seçimlerinde propaganda aracından bir müzik yayıldı, odamın içine…
‘Irmağının akışına ölürüm!’
   Gerçekten bu ülkenin ‘Irmağının akışına ‘ ölenler var mıydı? Vardı… Bugün bu ırmaklar HES’ler ile kurutulur, Nükleer ile zehirlenirken ölümüne mücadele edenler Gezi Parkı eylemcilerinin ruhunu taşıyordu. Bu ülkenin doğasına, taşına, toprağına sahip çıkan gerçek yaşam savunucuları…
   'Irmağının akışına ölürüm' diyenler... Onlar da bu ülkenin kalkınmasını istemiyorsunuz, diye mücadele edenlere karşı mücadeleyi vatanseverlik ve milliyetçilik olarak kabul ediyorlardı.
   Kısaca ‘Irmağının akışına ölürüm’ diyenler HES’lere, Nüklere, derelerin, ırmakların kurutulmasına karşı çıkmıyorlardı. Derelerin kardeşliği olamazdı… Kardeşlik!... Bu iyi bir fikir değildi. Milliyetçilik ‘Derelerin Kardeşliğini’ kabul etmiyordu.
   Sadece bu ülkenin ırmakları mı? Nerede bir hak, işgal, savaş, enflasyon, işsizlik, hırsızlık, taşeronluk, özelleştirme, yolsuzluk, hukuksuzluk varsa karşı çıkanlar…  Ülkemizdeki yabancı üslere, Türkiye’nin aleyhine olan uluslar arası anlaşmalara karşı mücadele edenler de aynı insanlardı. Ya milliyetçiler? Bu sayılanlar onların mücadele alanı içine girmiyordu. Mesela Soma’da patronların hukuksuzluklarına karşı milliyetçileri göremezdiniz!
   Ülkemizde milliyetçilik solu ‘vatan hain’liği ve bölücülükle suçlamak, ‘vatan haini’ ilan etmek… Vatan sevgisi, vatanseverlik ise; solu dövmek!




   Her ülkenin bir ‘Zencisi’ var. Amerika’da Kızılderililer, İngiltere’de İrlandalılar, İspanya’da Basklılar, Katalanlar, Almanya’da geçmişte Yahudiler, günümüzde Türkler… Türkiye’de Kürtler…

    Bir arada yaşama hakları olamaz, yani Kürt diye bir halk olmayınca Halkların Kardeşliği de olamaz. Bu da milliyetçiliğe göre bölücülük, demek!
Çünkü ‘Kürt’ deyince ‘bölücü’ oluyorsun ama milliyetçilik yapınca, yok sayınca bölücü olmuyorsun! Çünkü Kürtleri, İrlandalıları, Basklıları, Katalanları, bir Alman, Bulgar ve Yunan milliyetçisine göre ise Türkleri yok saymalısın! Onlar olmamalı. Yabancılar dışarı!
   Mesela Amerika’da ‘En iyi Kızılderili ölü Kızılderili…. Almanya’da ‘En iyi Türk ölü Türk!’ Türkiye’de ise ‘En iyi Kürt ölü Kürt!’ olmalı… Kardeşlik değil düşmanlık yarışmalı! Kim ‘Kürdüm’ derse onu bu ülkenin düşmanı kabul etmelisin! Onlar ezen ulusa tabi olmalılar, onların bir ismi ve hakları olmamalı… Olursa bölücülük olur!  Her şeylerini inkar ederek hakim ulusa tabi olmalılar!


Osmanlı'yı ayaklar altında gösteren heykel


   Önyargılar konusunda 3 örnek!
   Avusturya’da yaşayan Nihat, işi gereği sürekli seyahat ediyordu. Siyasi ilişkilerle işini bir arada yürüten Nihat, Türkiye’de gezmediği yer kalmamıştı. Ailesi ve çevresinin etkisiyle sahip oldukları milliyetçi duyguların siyasal görüşlerinin oluşmasında etkili olmuştu.
   Türkiye’nin neresine gittiyse göğsünü kabartan bir olay yaşamıştı. Türk düşmanlarını ayakları altında gösteren bir heykel!… Bunlardan izler görmüştü. Görmüş ve mutlu olmuştu! Göğsü kabarmış, gururlanmıştı. Bütün ülkeler Türkiye ve Türklere düşmandı ve Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktu. Ona göre bütün dünya ülkeleri birleşip Türklerin, Türkiye’nin üzerine geliyorlardı. Türkiye büyük bir ülke idi. Stratejik konumu ile de bölgesinde çok güçlü idi. Dünyanın odağında sadece Türkiye vardı. Bütün dünya Türkiye’yi konuşuyordu. Dünyanın merkezi Türkiye idi. Türkiye’nin düşmanları birleşmiş, tek blok halindeydiler. Kim ne derse desin Türkiye her açıdan çok güçlü bir ülke idi. Türk olmak bambaşka bir ayrıcalık ve gurur kaynağı idi. Türkiye demek dünya demekti.
   Bu fikirler onun gururunu okşuyordu. Bu nedenle Türklerin dışındaki herkese soğuk, mesafeli hatta düşmanca bakıyordu.
   Avusturya’daki ilk yıllarıydı. Bir gün Viyana’ya gitti. Viyana! O ünlü Viyana! Osmanlı’nın gelip kapısına dayandığı ama zapt edemediği Viyana!
   Viyana caddelerinde dolaşırken devasa tarihi binalar dikkatini çekti. Sadece dikkatini çeken bu tarihi binalar değildi; heykeller de vardı.
   Devasa bir heykelin önünde durdu.
  Bu İzmir’de gördüğü bir heykelin bir başka versiyonu idi.
  Burada düşmanı ayaklar altına alan ide bir Avusturyalı idi. Peki ayaklar altındaki kim? Osmanlı! Ecdada bak sen! Ayaklar altında! Gururu incinmişti. O koca ecdad! Osmanlı! Avusturyalının ülkesini işgal etmek isteyen! Osmanlı! Avusturyalı da tutmuş yurdunu tehdit eden Osmanlı’yı bir heykel ile ayaklar altına almış! Böylece intikamını almıştı!
   Nihat bu heykeli görünce inanamadı, uzun süre seyretti, tam bir şok yaşadı! Heykelin önünde durup düşündü. Osmanlı! Avusturyalının ayakları altında! Olacak şey değildi! Neden Türkiye bu heykele karşı çıkmamıştı? Gibi bir sürü sorular aklından geçti. Şoku üzerinden bir türlü atamamıştı. Ne demek? Koskoca Osmanlı bir Avusturyalının ayakları altında? Demek burada da milliyetçilik vardı? Bugüne kadar bu hiç aklına gelmemişti. Bunu hiç düşünmemişti. Sadece kendi ülkesinde milliyetçilik olabilirdi.  Sadece dünyada Türkler milliyetçi olabilirdi. Kendini işte o zaman yabancı hissetti. Yabancı hissetmekle de kalmadı. Bir anda Avusturyalı milliyetçilerin düşmanı, ‘Pis Türk’lerden biri olmuştu! Yani ‘En iyi Türk ölü Türk’ demekti. O zaman internette dolaşan ‘En iyi Kürt ölü Kürt’ sözünü hatırladı. Heykelin karşısına oturup dakikalarca bunu düşündü. Demek her ülkenin bir düşmanı vardı. Demek her ülkede bir milliyetçilik vardı.
   Eve döndüğünde Facebook’daki altına yazdığı yorumu olan ‘En iyi Kürt ölü Kürt’ paylaşımını kaldırdı.
   Bu onun kırılma noktası olmuştu. Nihat böyle düşünmüş, böyle yorumlamıştı.
   Avusturya'nın başkenti Viyana kuşatma altında iken bir Türk paşası Viyana bağlantılı köprülerden birini Polonyalılara satar. Polonyalılar ise  Avusturyalılra askeri ve lojistik destek vererek kuşatmaya karşı direnmelerini kolaylaştırırlar ve kuşatma başarılı olamaz. Bu tarihi destek sayesinde Polonyalılara karşı minnet duygusunun buradan geldiği söylenir.


…….
   Survivor’un şampiyonlarından Derya motosiklet sevdalısıydı. İlginç bir motosikleti, biraz Harley Davidson havası vardı.  Geçmişinde Emlak işleri yapmışlığı da vardı. Motosiklet sevdalısı Derya, Canakkale yakınlarında motosiklet ile yaptığı kazada hayatını kaybetti. Toprağı bol olsun!
    Kardeşi Şişli’de esnaf  olduğu için ara sıra Şişli’ye gelirdi. Geldiğinde bazen kapımızdan geçer, bazen misafirimiz olur, çay içer sohbet ederdik.
   O anlattı.
‘Survivor’dan kazandığım paradan eser kalmadı.’ Parayı nasıl olaylı bir şekilde aldığını da ayrıntılı anlatmıştı. Konumuz bu değil.
   Finalde kaybeden taraf ise Yunanlılardı.
   ‘Bizi Yunanistan’a davet ettiler. Ben tabi hazırlıklı idim. Eee, milliyetçiyiz tabi. Öyle Yunan, Yunanlı deyince bizde şafak atar. Bir şey olursa, başıma bir şey gelirse diye gardımı almıştım. Atina’da uçaktan indik. Ben endişe ile etrafıma bakıyorum. Birileri bir yerden çıkıp bize saldıracaklar! Diye huzursuzum… Ama ben önlemimi almışım! Öyle kolay kolay yakayı kaptırmam. Baktım, biz davet edenler ellerinde çiçekler, güleryüzle, gayet hoşgörülü gelip bizi karşıladılar. Bize müthiş bir konukseverlik gösterdiler. Hiç beklemediğim bir şeydi, şok olmuştum. Çünkü biz onları hep düşman olarak görmüştük, serde de milliyetçilik vardı. Adamlar bizi alıp güzel bir otele götürdüler. Gezdirdiler, tavernalarında birlikte oynadık eğlendik, lokantalarında ağırladılar. Ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Kısaca bize karşı yaptıklarından mahcup oldum, şahsım adına utandım. Bu nasıl bir önyargıdır ki tanımadığımız insanlara düşman kesilmişiz! Diye düşündüm. Bunu hiç unutamıyorum. Bizi havaalanına kadar gelip yolcu ettiler. Duygulandık. Öyle bir dostluk gelişti ki… Düşündüklerimden utandım.’

……
   Necati bey iyi bir komşu, efendi bir insandı. Ara sıra gelir çay içer sohbet ederdik.
-Milli Türk Talebe Birliğini bilirsin… Dolmabahçe’de komünizmi telin mitingi düzenlenmişti, ben de elimde bayrakla, pankartla katıldım. Avazım çıktığı kadar da slogan attım. Komünizme karşı… Komünizme, solculara karşıysan milliyetçisin! Milliyetçilik bu demekti, ben de böyle anladım. Onlar ‘vatan haini’ biz vatanseverdik!
   Gel zaman git zaman… Aradan yıllar geçti. Benim çocuk Rusya’da öğretmen… Üstelik oradan biri ile de evlendi. Tabi şu an ki Rusya o günkü Rusya değil. Çok şeyler değişti. Değişti ama yine de bazı şeyler eski sistem gidiyor.
   Bu arada ben de rahatsızım ama pek şikayetçi olmuyorum. Ciddiye alıp dillendirmiyorum. Öğretmen oğlum illa yanıma gel, dedi ısrarla… Olurdu olmazdı derken hastalığımı bir kenara koyup Rusya’ya gittim… Giderken de hep Rusya’yı telin (protesto) mitinglerindeki halimi hatırladım… Telin ettiğim Rusya’ya gidiyorum. Nereden nereye! İşe bak! Devran böyle bir devran!
   Gittim… Çocuk beni gezdirdi… Bir süre kaldıktan sonra hastalığım nüksetti, depreşti. Kıvranıyorum ama çocuğa da söyleyemiyorum. Çocuk bu yabancı memlekette ezilecek bozulacak… Zaten aldığı maaş belli… Türkiye’ye gider tedavi olurum, diye içimden geçiriyorum. Dişimi sıkıyorum, belli etmemeye çalışıyorum ama baktım olacak gibi değil, pes ettim. Çocuğa söyledim. ‘Oğlum artık dayanamıyorum. Hastayım. Durum böyle iken böyle’ Çocuk moral verdi, beni teselli etti. ‘Sen merak etme baba… Burası Türkiye gibi değil’ derken çok mu pahalı, eyvah, diye içimden geçiriyorum. Yandık!  Ben böyle düşünürken hastaneyi aradılar… Bir araç geldi… Bir yandan da oğlumun sözü kulağımda çınlıyor. ‘Burası Türkiye değil!’ Ben hep kendimi bildim bileli ‘Burası Türkiye!’ idi… ‘Eyvah! Burası Türkiye değilse yandık’ diye içimden geçirdim. Hastaneye gittik. İnanır mısın? Yeminle söylüyorum… Hastanenin başhekimi dahil ne kadar personel varsa beni kapıda karşıladılar. Hastane de hasta yok! Şaşkınlıktan rahatsızlığımı unuttum, utandım, sıkıldım… Ben kendimi bu kadar önemsemezken elin Rusya’sının bana yaptığı iltifata bak sen! Dedim. Doktorlar bana hemen orada ‘Merak etmeyin, emin ellerdesiniz, korkacak bir şey yok! Küçük bir operasyon yapacağız! Bir haftaya kalmaz iyileşir, taburcu olursunuz! İyi olacaksınız!’ Dedi. Bu lafları duyunca ben çoktan iyileşmiştim bile… Neyse sözü uzatmayayım… Ameliyat yaptılar, bir hafta kaldım, iyileştim… Taburcu olacağım ama içim içimi yiyor. Korkudan çocuğa bir şey de diyemiyorum. Üzülüyorum da… Nereden de gelip yük oldum? Türkiye’de ameliyat olsaydım, daha ucuza mal olurdu… Falan filan… Sonunda dayanamadım, çocuğa sordum. ‘Oğlum bu insanlar o kadar iltifat ettiler ki her halde bizi soyup soğana çevirecekler. Sordun mu? Kaç paraya patladı bu iş? Bunun altından kalkabilecek miyiz?’ Baktım çocuk bir kahkaha attı. ‘Ne parası?’ dedi. ‘Para mara yok! Burada sağlık ücretsiz. Devlet karşılıyor. Eski sitemden kalma…’ dedi. Beni inandırana kadar ne çekti. Fakat… Fakat… Ben kendimden utandım. ‘Vay be! Oğlum ben Rusya’yı bunun için mi telin, protesto ettim? Vallahi yazıklar olsun bana!’
 

19 Haziran 2015 Cuma

ESENLER NASIL OLMALI?


 
Başkan dersine çalışmış olarak gelmişti. Ben de biraz dersime çalıştım,düşündüm,kafa yordum.
Öncelikle olumlu olan,değer katan her şeyin arkasındayız,destek veriyoruz. Bunun bir kere altını çizelim.
Başkanın açıklamalarını dinledik. Bize umut verdi!
Bizden önce yapılmamıştı,biz yaptık,yapıyoruz! Havası vardı. Hep birlikte göreceğiz. İyi olanı alkışlayacağız! Bizimki biraz burada ‘Yiğidi öldür hakkını yeme’ tarzı bir eleştiricilik,olacak.
Başkanın engelleri çok zayıf ya da yok gibi. Anakent ve iktidar rüzgarı arkasında. Bu yüzden işi zor değil.
Nüfus 500 bin! Esenler’in esnafı,Esenler`i yönetenlerin%70’inden fazlası Esenler’de oturmuyor. Neden? 
Bu soru işin püf noktası!
Yeşili olmayan,binalarının %80 sorunlu…Kronik trafik…
Sanayi,ticaret,turizm özürlü…
Esenler’deki yapı stoku 30.000,yapı denetimli bina sayısı 6 - 7 bin, depreme dayanıklı bina oranı  ise %20 civarındadır. İşyeri ise 10.000’e yakındır. İş yerlerinin ise  9700’ü kaçak. Bu kaçak işyerlerine ruhsat verilmektedir.
Emlak vergilerinin %65’i anakente; Oruçreis Parkı,Esenler Meydanı anakentin eseri… Müteahhitler artan bürokrasiden şikayetçi.
 
Sn M.T.Göksu yapılan bir ankete izafeten kendinden memnun olanların oy oranını %83.3 olarak açıkladı. AKP’nin Esenler’deki oy oranı %65’ini çıktığımızda bu oran %18.3 ediyor.
 
Durdum düşündüm,önceki belediye başkanı da çalışıyormuş.Yol,kaldırım,çöp,onun bunun arsasına çocuk parkı,cadde ortasına plastik bariyerler… Bitmeyen alt yapı çalışmaları…Ama asıl sorunlara ilişmeden…Yanlışıyla doğrusuyla bunlar göze görünmeyen,zamanla unutulan işlerdi. Bu nedenle geriye dönüp baktığımızda yollar aynı yollar,aynı mekanlar,aynı haller…Değişen hiçbir şey olmamış!
Yanılmıyorsam 2002 yılında Sn M.Öcalan zamanında İstanbul genelinde oranı en yüksek işyeri ruhsat harcı alınıyordu. Kazımkarabekir Caddesinde esnafın bir protestosu olmuştu. O zaman ruhsat süresi 1 yıldı,şimdi 5 yıla çıkarılmış. 5 yıl içinde ölüm,iflas v.s gibi nedenlerle işyerinizi kapatırsanız paranız güme gidiyor.
 
Bugün bakınca…Çivi tutmayan Esenler… Veremden akçiğerleri tükenmiş, yüzü solmuş Esenler…
Şöyle bir Esenler’e bakınca ne görüyorsunuz? Hangi güzellik? Bir,iki,üç…Dördüncüsü?
Bugüne kadar yapılanlara bakılırsa Esenler’e bir çivi çakılmamış. Temel ihtiyaçlar,bir şehrin olmazsa olmazları,yani vaktiyle yapılmayanlar bugün yapılınca,yapılmaya başlayınca çok değerli görünüyor. Bir göreve,bir makama bir sürü vaatle talip olanlar o göreve gelince en sıradan,en rutin işleri yaptıkları için göklere çıkarılmayı herhalde düşünmüyorlar. Bu işleri yapmak o makamın gereğidir. Artık bunlar yapılmalıdır! Zamanı gelmiştir. Çünkü artık sorunlar kangren olmuştur.  Sorunu bu hale getirenler sorunu çözüyorlar diye… O görevde hiçbir şey yapmadan oturmak! Böyle bir şey var mı? Bir belediye yol yaptı,çöp topladı diye sevinecek isek vay bizim halimize! O belediye için bu bir zorunlu görevdir,vatandaşın yaşam konforunu düşünecek daha üst projelere imza atması gerekir. Bunları bekliyoruz.
Asıl marka olmak zor. Markalaştırabiliyor musunuz! Asıl o zaman kutlanmayı hak ediyorsunuz demektir.
İç güveysinden hallice…
Nasıl bir Esenler? Bir Fatih,Beşiktaş,Şişli,Esenyurt,Kadıköy,Bakırköy…gibi bir Esenler mi,yoksa iç güveysinden hallice bir Esenler mi?
Beklenti,memnuniyet nedir?
Beklenti yaşam tarzıyla ilgilidir. Kimi evinin önündeki yol düzgün olsun ister,bununla yetinir,kimi otobüs ister, bununla yetinir…Kimi de müze,konser salonu,resim galerisi,sinema v.s ister…Beklenti önemlidir. Rutin belediye işlerini yapıp bir memnuniyet ölçmeye kalktığınızda sizden iyisi yoktur,diye düşünenlerin oranı azımsanmayacak kadar çok olabilir. Nitekim sokakta şöyle konuşuluyor: Çöpler alınıyor mu? Evet! Elektrik suyunuz? Evet! Eeee! Daha ne istiyorsunuz? Belediye bunu yapar,bundan fazlası belediyenin işi değil. Kendi halinizden memnun olmanız,sizin beklentilerinizle ilgilidir. Bu yaşam standardınızı belirler. Evinize gitmek istediğinizde bindiğiniz şehir içi yolcu otobüsü içinde 250 kişi var ve balık istifi,nefes alamayacak şekilde eve gidiyorsanız; nasıl olsa sonuçta evime gidiyorum,diye memnun olabilirsiniz. Bir belediye yetkilisi yapılacak bir işe göz yumdu diye en iyi siz olabilirsiniz! Göz açtırmadı diye en kötüsü siz olabilirsiniz. Eviniz yapı standartlarından uzak,kalitesiz ise;nasıl olsa başımı sokacak bir yuvam var diye memnun olabilirsiniz. Örnekler çoğaltılabilir.
Biz ne bekliyoruz: Çağdaş bir belediyecilik,çağdaş bir yüz…
Bunun için önerilerimiz:
*Öncelikle Esenler’in  mimari bir kimliği olmalıdır. Bir marka haline gelmelidir.Şehir güçlü yönleriyle öne çıkmalıdır. Refah düzeyini yükseltecek adımlar atılmalıdır. Esenler’i karakterize eden,sembolize eden,anılmasını hak eden bir proje konusu olmalıdır. Yİstanbul’un en yoksul ilçesi olmasıyla ünlü Esenler! Otogarı ile ünlü Esenler! Tekstilkent kuleleri ile ünlü Esenler!Karabayır’ı (Tuna Mah) ile ünlü Esenler!
*Eğitim,sağlık…; yaşayan insanda yalnızlık duygusu vermeyen, Esenler ile kendisini bütünleyecek,özdeşleştirecek,sahiplik,aidiyet duygusu yaratacak bir gelişmeye izin verilmelidir. Eğitim,sağlık,eğlence alanlarıyla kentsel yapı karakteri 3.sınıf…Her şey 3.sınıf. Esenler bir ilgi ve cazibe merkezi değil. Eğitim felaket? Tiyatro,sinema yok. Kısaca hizmet kentlilik bilincini geliştirmekten,insan odaklı olmaktan hala uzak. Radikal çözümden ziyade,makyaja yönelik girişimler…Kısaca Esenler halkını Esenler’de tutacak büyüklük ifade eden ne bir eğlence,ne de alışveriş,ne de sosyal açıdan gelişmişlik gösteren yapılar var. Böyle olmadığı için de hala köy olarak kalıyor,kentlilik bilinci oluşamıyor.
*Görsellik önemsenmelidir.Esenler, halkın,sivil toplum kuruluşlarının görüşleri alınarak düzenlemeler yapılmalıdır. Bu açıdan paylaşımcı,sahiplik duygusu yaratılmalıdır. Kartpostallaştırılacak bir hale getirilmelidir. Turistk mekanlar oluşturulmalıdır. İstanbul’un ortasında bir köy havasında olmamalıdır. Bu anlamda Esenler kentlilikten o kadar uzak ki köy statüsünde kabul edilebilir. Her şey üst üste gelmiş,yığılmış. Her haliyle sokaklarından,binaların yüzünden yoksulluk akıyor. Ne bir meydanı,ne hava alacağı bir ortamı var. Bunaltıcı,sıkıcı,insanların canını dışarı atmak istediği bir yer. Çoğunun elinde olsa bugün terk edeceği bir yer. Bu gelişmemişlik Esenler’in kötü talihi olmasın. Bir misafiriniz gelse Esenler’de ağırlayabileceğiniz,gezdireceğiniz yüzakı neresi vardır?
*Güvenlik kaygısı olmamalıdır. Vatandaşın hayatını güçleştirmeden,zora sokmadan,hem kendi arasında çekişmeli,kavgalı,hem resmi kurumlarla kavgalı hale getirmeyen düzenlemeler içinde olmalıdır. Her şey sorun ise vatandaş niye memnun olsun! Memnun ise bir öncekiyle kıyas yaptığı için memnundur.
* Burası Esenler,burada olur,algısının geçerliliğini yitirilecek önlemler alınmalıdır.Kentlilikten bir eserin olmadığı bir köy olmamalı, Esenler’in silüeti değişmelidir. Gettolaşmış bir görünümden kurtulmalıdır. Kentli gibi düşünemeyen,kentli olamayan... Bu insanların dönüşüp,değişime uğraması,kentlilik bilinci alması için ne yapılıyor?
*Köy havasından,çok katlı gecekondulardan kurtulmalıdır. Her şey üst üste. Hava almak neredeyse olanaksız. İlçenin cidarları kapanmış,akciğerleri bitmiş,bronşit olmuş. Ha bire öksürüyor. Ticaret,turizm,sanayi alanları oldukça zayıf, gelişmemiş bir yer. Kabul ama bu Esenler’in kaderi mi? Esenler neden bu halde? 1950’lerde başlayan göçle birlikte iktidarlar, kentlerin nasıl şekilleneceği üzerine,şehir plancılığı üzerine kafa yormadığı için bu sonuçlar bir kader olarak ortaya çıkmış. Plansız,şekilsiz,kaçak yapılaşma,,depreme gerek kalmadan yıkılan binalar,bir garabet oluşturmuş. Bunlar vatandaşın suçu değildir.  Önemli olan kirletmemek. Kiri temizlemek için,önce elektrik,çamaşır makinesi,deterjan,su,başında bir insan,atık su yolları,kurutma,ütüleme…Görüyorsunuz kirlenmek ne kadar masraflı. 1 iken 5 harcıyorsunuz.
*Sokaklar,caddeler tertemiz çiçek gibi olmalıdır. Yaşayanların ciddiyetini,ruhunu yansıtmalıdır. Yollar kırk yama ve çukurlarla dolu olmamalıdır. Ekmek arabalarının,minibüslerin hızla geçtiği… Esenler yeni yayınlanan bir araştırmadayaşam kalitesi açısından en son sırada yer aldı.  O semtte binalara bakınca,o binalarda oturan insanların sosyo-kültürel düzeylerini,gelişmişliklerini görmek ve bundan nasıl bir yaşam kalitesi memnuniyetinin ortaya çıkacağını kestirmek için müneccim olmamak gerekir. Esenler farklı sosyal gruplara ev sahipliği yapıyor. Daha çok hizmet sektöründe,sanayide çalışan işçi,memur ve küçük ticaret erbabının yaşadığı bir yer. İşgücünü,emek sahiplerini ağırlayan bir ilçe. Buranın aldığı hizmet kalitesi ile,sosyal doku gelişkinliği ile Kadıköy’ü,Beşiktaş’ı karşılaştırmak anlamsız. Bir kere %70 çok katlı ‘gecekondu’ hakimiyeti var.
*Kentsel Dönüşüm’de vatandaşın kayıplar yaşanmaması gerekir. Bu yolla hak sahiplerinin hak kaybına uğramadan yine Esenler’de kalarak Esenler’in sahibi olması gerekir. Son zamanlarda semt,mahalle,ilçe halkını aidiyet duygusundan koparan bir yasa ile kentlerin temizlenmek istenmesi. Yoksullar Kentsel Dönüşüm Projesi ile şehir dışına sürülecek,sürülüyor olması. Böylece kent içi yaşanılır bir yer haline gelecek hamlesi! Kalite yükselecek! Bir nevi temizlik; süpürmek ! Kentsel temizlik! Kentin içini,koridorlarını temizlemek! Bunun başka yolu da var: Kira artışı… Kısaca yaşanacak yer değil! Boğuluyorsunuz! Bir yeşil alan,hava alacağınız bir boşluk yok. Gri beton binalar…nefes aldırmıyor. Yaşam standardı düşük,sosyal çevre,sosyal alanlar zayıf… Kentsel Dönüşüm Projelerinin hedefi durumunda… Açıkca konuşulmayan konu bu. Şu 0.8 meselesi. Belediye kendi payına 0.8 veriyormuş…İyi! Peki 5-6-7-8-9 katlı yerler ne olacak sayın başkan? Bunlara müteahhitler nasıl girecek! Bu binalar böyle mi kalacak? Afet Yasası yeni bir afete mi yol açacak? Mülkiyet hakkı güme mi gidecek?
*Tek merkezden çok merkezliliğe geçişin bir barçası olarak;merkezin yükünün;eğlence merkezleri,ulaşım,sağlık,eğitim, kültür v.s. olanaklarından pay alacak şekilde yapılanmalıdır.
* Kültürel bir atmosfer yaratılmalıdır. Her mahallede otoparkları,yeşil alanları,çocuk parkları olmalıdır. Her yer imara açıldı,her yer betonlaştı. Nefes alınacak yer kalmadı. Yer açın! Söz konusu yaşam kalitesi!
Kırsal bölge! İstanbul’un tam ortasında bir kırsal bölge! Esenler’de oturuyorum,deyince yüzüme tuhaf tuhaf bakıyorlar. ‘Orası kırsal bölge. Orada mı oturuyorsun? Hele bir Karabayır var ya!Aman aman!.. Akrabalarım var,bazen gidiyorum.Her pislik var orada! Aman Allahım! Orası nasıl bir yer! İstanbul’un ortasında böyle bir yer! İnsan orada boğuluyor. Sokaklar çocuk kaynıyor… İnsanlar uyum sağlamamış,ayak uyduramıyor...Yollar pislik içinde!  Televizyondaki haberler…Her şey var orada! Canınızı o sokaklara nasıl teslim edersiniz? Bir kere kültür farklılığı var. Görselliği yok. Binalar dökülüyor..Ben onu bunu bilmem.Daracı sokaklar,caddeler…O ne öyle,üzerinize yıkılacakmış gibi. Bir kere zenginleştikçe kültür artar. En azından orada kültür yok.’V.s v.s …Hiç gocunduğum yok. Oturabildiğim kadar oturacağım.
 500 bin nüfusluk koca bir şehirde sadece ve sadece iki cadde var! Birisi güneyden kuzeye Atışalanı Caddesi devamı Davutpaşa Caddesi;tıklım tıklım…Diğeri doğudan batıya İstanbul- İnönü Caddesi… O da öyle! Bu caddelerden insan seli akıyor. Hafta sonları Esenler’in sokakları mahşeri bir kalabalık. Doğal bir miting sahnesi. Bu insanlara yazık! Atışalanı ve Davutpaşa Caddesini boydan boya turlamak hafta sonu tek eğlenceleri… Sadece boydan boya gidip geliyorlar.Bu caddeler üzerinde ilçenin gelişmesine uygun yapıda,büyüklükte bina çok az. Yol yol değil,binalar binalar bina değil,apartman görünümlü gecekondular,küçücük dükkanlar…Büyümeye,kabuk değiştirmeye izin vermeyen bir yapılaşma…Her şey küçük…Küçük kalınca büyüyen de terk etmiş. O zaman da her şey de kaderine terk edilmiş. Böyle bir yapılaşmanın hem geri dönüşümü hem maliyeti göz önünde bulundurulduğunda olay daha da vahimleşiyor. Bu yaraya neşter atmak,adil bir çözüm bulmak kolay mı?
Gezinti alanları yok denecek kadar zayıf. Gençler,yaşlılar sokağa çıkacak,gidecek,eğlenecek  yer bulamıyorlar. Üstelik burada kiralar dudak uçuklatıyor! Bağdat Caddesi’nden pahalı. Ama fiziki çehre bir o kadar…
Kısaca siz Esenler’de oturmuyorsanız ,burası oturulacak yer değildir! Biraz palazlanan,yükünü tutan herkes kaçıyor. Esenler bir nevi oteli andırıyor. Vatandaş akşam işinden gelip yatıp,sabah kalkıp işine gidiyor.
Esenler’de niye oturmuyorsunuz? Çünkü Esenler bir getto,bir arka sokak!
*Esenler için radikal,kökten çözüm üretilecek bir şehir planlamasına gidilmelidir.
*Günlük yaşama etki eden,nüfuz eden,iz bırakan,yaşam kalitesini zenginleştiren yaşam alanları açılmalıdır. Kent dokusu değişmelidir.
*Modernize edilmiş okullar,yapılar,müzeler,helikopter pisti,spor alanları,resim galerisi,çeşitli etkinlikler için alanlar v.s ….Çağdaş bir görünüm!
*Esenler’in yeniden şekillenmesini kolaylaştıracak,özellikle ada bazında yapısal çözümler üretilmelidir: Esenler’in dönüşüm ve değişiminin önündeki en büyük engel olarak görünen ve bence işin püf noktası burasıdır. Kaçak,niteliksiz konutların,vatandaşların hak kaybına uğramasının da önüne geçilecek şekilde yeni projeler hayata geçirilmelidir. Sokakların,konutların hali içler acısıdır. Siz ne yaparsanız yapın bu haliyle iddialı ne kadar proje uygularsanız uygulayın bu fiziki çehreyi iyileştiremezsiniz.Sıvasız,boyasız,cephesi bozuk,kimi 1,kimi 2,kimi 5,kimi 8-9 katlı boy boy sıralanmış evler…
*Esenler çağdaş kent ve şehir planlaması ile tanışmalı. Teknolojiden nasibini almamış bir Esenler düşünülmemelidir.
Esenler, ‘Şehircilik,şehir planlamacılığı da Esenler’in neyine?’denilerek bugüne kadar geldi. Gerçi geneli böyle. Esenler kaderine,vatandaşın insafına terk edilmiş. Vatandaş istediği gibi ,kafasına göre bir Esenler yaratmış. Cebinde 3 yumurta bulunanın 11 ay hapse mahkum edildiği bir memlekette, kente karşı işlenen suçlar ve bunların sorumluları,yönetenler,izin verenler görülmezden gelinmiş.
Günü kurtaran,palyatif çözümlerle yaklaşan,günlük rutin işlerin yapılmaya çalışıldığı bir anlayışla bugüne kadar gelinmiş. Sayın Göksu ile aynı partiden olup 12 yıl Esenler’i yöneten belediyenin yüzakı bir proje hayata geçirmediği anlaşılıyor. Ondan da herkes memnun idi! O da öncekiler gibi bir şey yapmamış. Sayın Göksu ‘benim dönemim beni ilgilendirir’ diyerek iletişimdeki başarılı yanını ortaya koyarken devletteki devamlılık ilkesini bir yana bırakıyor.
Haklı olarak sayın Göksu uygulamaya koyduğu yada koyacağı 147 proje ile övünmektedir. Bu projeler Esenler’i ne kadar değişim ve dönüşüme uğratacak,hep birlikte göreceğiz. Başkan sorulan bir soruya yanıtta Esenler’in vizyonu kültür olacak,dedi. Anladığım kadarıyla Esenler’e özel bir ilgi duyuluyor. Kentin merkezinde kaldı. Öksüz-yetim muamelesi yapılmaktan kurtulacak! Umarım öyle olur.
21.02.2012  

Türkiye`nin Karşı Cins ile Kötü Sınavı: Kadına Şiddet



 Kadına yönelik şiddet giderek hız kazanıyor


  Gün geçmiyor ki kadına şiddet gazete sayfalarında,TV haberlerinde yer bulmasın.
  Eskiden de vardı ama bu kadar değildi belki. Bu hükümet döneminde kadına şiddet doruğa çıktı.

İşin asıl çelişkisi bu şiddetin toplumda takdir gören bir karşılığının olması. Kadına karşı işlenen suç; psikolojik ve sosyolojik desteğini almadan bu boyuta varmaz.  İnsan üzerinde en büyük, en etkili olan şey psikolojik ve sosyolojik baskıdır. İnsanı yalnızlaştıran,soyutlayan da yücelten,el üstünde tutan,takdir eden,cesaret veren şey budur.
 Buradan bir infaz kültürü,linç kültürü doğuyor. Toplum şiddeti destekliyor,önünü açıyor.  Yargı ve iktidar bu resmi tamamlıyor.
  Bu yüzden bir suçu işlemeye cesaret eden kişi psikolojik destek ve sosyolojik olarak karşılığını bulamamış olsa,yalnızlaşmayı,tecrit edilmeyi belki kolay kolay göze alamayacak. Tabi hırsızın hiç mi suçu yok! Bireyin ve yaşadığı koşulların hiç mi etkisi yok!
  Kriz,dolayısıyla işsizlik,sosyal sorunlar  aileleri vuruyor,dağıtıyor,parçalıyor. Biz de hak arama bilinci gelişmediği,dolayısıyla bir araya gelip güç olma yolu seçilmediğinden,amaçlananı elde etmenin kısa yolu; şiddet olarak ön plana çıkıyor.  Evdeki kadın da kolay av! Biriken öfkenin şiddetini boşaltmanın en kolay yolu. Acz içindeki birine kafa tutmak,güç gösterisinde bulunmak,asıl acizlik bu olsa gerek.
  Her alanda iktidar olan erkek... Yasalar,gelenekler,hakim anlayış hep erkekten yana. Fıkralar,günlük konuşmalar hep kadını aşağılamalarla dolu.Kadına fiili,sözlü şiddet uygulamakta olan ve olanları koruyup kollayanlar çareyi kadını eve hapsetmekte buluyorlar. Kadın sokakta,çarşıda pazarda,iş hayatında ne işi var. hatta kocasından başka kimse görmese daha iyi olur...
  Kadın fiziksel olarak zayıf ama çenesiyle güçlü olmaya,gücünü dengelemeye çalışıyor,iktidar olmak,zayıflığını telafi etmek istiyor. Bu dengeyi tutturayım derken kadınların büyük çoğunluğu erkeklerden yana olunca bu kendisine pahalıya patlıyor.
  Türkiye’de ya da dünyada kadın, kadın gibi olamıyor. Kadına olan önyargılar ve şiddet,kadını erkekleşmeye,kendine yabancılaşmaya,kimliksizleşmeye zorluyor. Kadınların çoğu şiddet gören kadınlara karşı bir tavır içinde,umursamıyor,onaylıyor.
  -Kadın dediğin biraz çenesine sahip olacak. Erkeği idare etmesini bilecek. Hep alttan alacak.
  ‘Ailenin Korunması Sempozyumu”nda konuşan Ankara Üniversitesi (AÜ) Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Psikiyatrist Prof. Dr. Oğuz Berksun, ‘’Birçok kadın kendisini mağduriyetin gücüne kavuşmak üzere şiddete maruz bıraktırıyor. Kadın ilişkisini en son noktasına kadar zorlayıp, şiddetin çıkması sonrası mağduriyetin gücüyle hareket etme gereksinimini duyuyor’’ dedi. Vatan 19.04.2011
  Bir zamanların tartışma konusu haline gelen, profesör titrine sahip bir zat, kadın ve dekoltesi ile ilgili yaptığı açıklama ortalığı karıştırdı. Bu zata göre; "Sorunun odağında kadın var. Sen dekolte giyinirsen bu tür çirkinliklerle karşılaşman sürpriz olmaz. Tahrikten sonra sonucundan şikayet etmen makul değil."
  Buna ne demeli…Kadın için cehennemi bir ortama bir odun daha atılıyor.
 İlahiyatçı yazar Hidayet Tuksal, sadece dekolte giyenlerin değil hacca giden kadınların da tacize uğradığını açıkladı. Bu zat,bu sözler karşısında ne diyebilir? Diye düşünmeyin,bu bakış açısı öyle kolay kolay değişecek gibi değil. Kadınların da bun kanıksamış olmalarının payı büyüktür.

Kadına yönelik şiddeti meşrulaştırma yöntemidir. Günlük konuşmalara,fıkralara bir bakın. Hepsi kadını aşağılamaya yöneliktir. Hemen hemen hepsi belden aşağı yada kadına karşı bir şiddet içermektedir. Oysa bu sizin anneniz ya da kız kardeşinizdir. Kadına yönelik şiddet ve taciz giyim kuşamına indirilerek,bu şiddetin kaynağına saçma bir adres gösterilerek,kadına bakış açılarındaki diğer sakat,suç sayılabilecek düşünceleri de haklı göstermeye çalışılmaktadır.
 Daha sonra Prof. Orhan Çeker,kendisini destekleyen yüzlerce mail ve telefon aldığını söyleyerek sözünün arkasında ısrarla durdu. Kendisi gibi düşünen çok sayıda yanlışı savunanlar her zaman oldu. Çünkü bu ülkede kadınların bir kısmı ki ben bunların azımsanmayacak sayıda olduklarını düşünüyorum, gördükleri şiddet ve dayağı ‘kocamdır,döver de sever de’ diyerek  olumladıklarını,kocalarını haklı gördüklerini biliyoruz. Pek çok kadın da ne yazık ki bu erkek bakış açısını paylaşmaktadır. Asıl tehlike buradadır. Yanlışı savunanların yanlışı desteklemeleri, dayanışmaları bu olsa gerek. Prof. Orhan Çeker de bu cehaletten cesaret alıyor olmalı.

  Peki bu sözlerin kendisi de bir tahrik değil mi? Tahrik olmak suç işlemeyi gerektirir mi?

   Ne demeli,nereden başlamalı bilmem… Çağdışı,akıl tutulması…Biz her şeyden rahatlıkla bir tahrik olma gerekçesi yaratarak suç işleyebiliriz. Mala karşı işlenen suçlar en ağır  şekilde cezalandırılır.  Tuhaf bir şey; kadın bir mal gibi bile görülmüyor(!) Daha aşağı,daha bayağı…Birinin kol saatini,parasını, kolyesini gasp etmek bir ömürboyu hapis yatmaya neden olurken,her gün onlarca kadın bu anlayışların kurbanı olmakta ve yaptıkları ya cezasız kalmakta ya da hafif cezalarla atlatmaktadırlar.
İnsanlar her şeyden tahrik olabilirler. Yan bakmadan,dik bakmadan,tepeden bakmadan; fırının vitrinindeki ekmekten,kuyumcunun vitrinindeki altınlardan;seyrettikleri filmden…
Cehalet içindeyseniz tahrik olmak çok daha kolay. Çoğumuz ya görmüş ya da yaşamışızdır. Trafikte,işte,yolda,sokakta, şurda burada…
   Tahrik olma açısından,kadını mal,mülkiyet gören zihin açısından kuyumcunun vitrinindeki altın ile kadın arasında bir fark yoktur. Yani kuyumcuyu aynı sebepten soyan biri nasıl suç işliyorsa kadına tecavüze gerekçe yaratanlar da aynı fikri paylaşıyorlar. Bir de yanlış bilmiyorsam tahrik indirimi var.
  Hep erkekler mi tahrik oluyor? Kadınlar hiç tahrik olmaz mı? Doğada dişi cins her zaman kendini beğendirme çabasındadır. Erkekten daha alımlı,daha zarif,daha gösterişlidir. Sağlıklı bir ilişki için karşı cinsler birbirini tanımak,beğenmek durumundadır. Kapalı toplumlarda,  karşı cinsler arasında ilişkide hep bir zaaf vardır,hep aracılar rol oynar. Birileri onların adına hareket eder, birbirlerine layık görürler. İlişkiler alışkanlığa dönüşür,çoğunlukla zoraki sürer gider.
  Cehalet ile tahrik birbirine çok yakın arkadaştır. 
  Birileri nedense hep tahrik olurlar!Cinsellik sorunu olanlar,bunu halledememiş,cinsel açlık içinde olan toplumun geldiği nokta budur. Bu sorunu çözmüş olan ya da çözmüş görünen batı ülkelerine baktığınızda orada da kadına bakış açısı pek farklı değil ama  her nedense onlar için böyle bir tahrik söz konusu değil.
 Karı gibi ağlama, karı gibi gülme,karı gibi kıvırtma…Kadını aşağılayan daha nice sözler…Üstelik bu sözleri kadınlar da kullanıyor. Bu ve buna benzerlerini anlatmaya sayfalarımız yetmez.

  Bu ülkede 9 yaşındaki kız çocuklarla evlenmenin caiz olduğunu yazanlar oldu. Kadına bu geri bakış yeni değil. Kadını yok sayan,kadını ikinci sınıf vatandaş olarak gören anlayış topluma egemen olmasa her gün iki üç kadın sokak ortasında öldürülür müydü? Yetkililer ve ilgililer bunun çaresini arayıp üzerine neden  gitmezler? Beylik sözlerle mitinglerde,televizyon konuşmalarında kadını anne olarak yüceltirler. Anne olmayan ya da olamayan kadınların vay haline! Edirne’de 9 yaşındaki kız çocuk diri diri gömülüyor,65 yaşındaki kadın 100 yerinden bıçaklanıyor. Bunların çoğu da namus davası.
  Kadınları asıl öldüren,azmettiriciler ise o toplumun kültürüdür,kadına bakışıdır,yasalardır. Öldürenler ise tetikçilerdir.
  Kadını bir şeytan olarak görenler,kadının görevi sadece kocasını memnun etmektir,diyenler,Cehennemin  çoğunu kadınların oluşturduğuna inananlar,Erkekler için kadınlardan daha zararlı fitne yoktur,diyenler,Kadınların aklen ve dinen eksik olduğunu,Namazı bozan şeyler arasında eşek,domuz,köpek ve kadın olduğunu söyleyenler,Erkeğin karşısına şeytan gibi çıktıklarını,Erkek tepeden tırnağa cerahat olsa kadın diliyle yalasa erkeğin hakkını ödeyemez,diyenler, İki kadının tanıklığının bir erkeğe eşit olduğunu ve daha sayılamayacak kadar çok önyargı ile kadınları  suçlayanlar bu toplumda yeterli ve etkili bir tepki görmediği için bugün sözlerinin arkasında oluğunu söyleyebilecek ortamı ve cesareti buluyor ve öldürenleri cesaretlendiriyorlar.
 Kadın hakkında bu kadar ön yargı,aşağılama varken,bunu düzeltmeye yönelik bir çaba yokken  bu şiddet kaçınılmaz gibi görünüyor. Kadın için cehennem olan atmosfer…
  Bu fikre göre kadın doğuştan suçludur. Kadın ne yaparsa yapsın suçludur. Bir sağınıza solunuza,yetmiyorsa önünüze arkanıza bir bakın. Sokakta laf attığınız,fıkralarınızla aşağıladığınız kimlerdir. Bakınca görecekleriniz; anneniz,kızkardeşiniz,ablanız,eşiniz,baldızınız,sevgiliniz,aşkınız olacaktır. Sizin değilse bir yakınınızın ya da onun yakını
 Hiç sevmiyor musunuz? Sevdikleriniz hakkında bu kadar önyargılı bir fikir taşımak,taciz ve şiddet düşünmek sizi hiç rahatsız etmiyor mu? Etmiyorsa bir kez daha düşünün; eğer düşünebiliyorsanız…
21.03.2011

İki güzellik bir arada

İki güzellik bir arada

Ya üçüde olmasaydı

Ya üçüde olmasaydı

Mehmet Akif Ersoy'dan

Mehmet Akif Ersoy'dan

Gezi Parkı

Gezi Parkı

Ne Denilebilir!...

Ne Denilebilir!...

Gezi

Gezi

Günün Fıkrası

Deli

1960'lı yıllar,Elazığ Akıl Hastanesinden her nasılsa 423 akıl hastası kaçar ve Elazığ'ın cadde ve sokaklarına dağılır.



O zamanın ünlü doktoru Mutemet Tazıcı hastanenin başhekimidir. 'Doktor bey,ne yapalım?' diye akıl danışırlar.



Mutemet Bey personeline;'Bana bir düdük verin ve arkama yapışarak gelin!'der.



Doktor önde birkaç personeli arkasında düt düt diye trencilik oynayarak Elazığ'ı dolaşırlar. Bütün deliler bu kuyruğa girip vagon olurlar. Hastaneye geldiklerinde sayı 612 kişidir...



Avukat 1




Zenginin biri ölümüne yakın, biri doktor, biri papaz, diğeri avukat olan üç yakın arkadaşını yanına çağırarak bir ricada bulunmuş.

- 300 bin dolar kadar bir tasarrufum var, bunu yanımda öteki dünyaya götürmek istiyorum. Ama kimseye de güvenemiyorum. Şimdi size 100'er bin dolar vereceğim. Bu paraları ne olur ben gömülürken kefenimin iç cebine koyuverin...

Adam ölmüş ve üç arkadaşı verdikleri sözü yerine getirmişler. Bir süre sonra doktor vicdan azabına yakalanmış. Diğer iki arkadaşını çağırarak onlara itirafta bulunmuş

- Hastanenin çok acil ihtiyacı vardı onun için 100 bin doların 20 bin dolarını hastaneye sarf ettim, kefene 80 bin koydum.

Papaz utana sıkıla mırıldanmış.

- Maalesef ben de aynı günahı işledim paranın yarısını kilisenin inşaatına ayırdım. Kefenin cebine 50 bin dolar koydum.

Avukat gülümsemiş.

- Ben sözümü aynen yerine getirdim, kefenin cebine 100 bin dolarlık çek koydum.




Avukat 2




George ve Harry balonda Atlantik Okyanusu’nu geçmektedirler. George Harry'ye döner ve “Biraz alçalıp nerede olduğumuzu anlayalım” der. Harry sıcak gazı biraz kısar ve balon alçalmaya başlar. George "Hala nerede olduğumuzu anlayamadım biraz daha alçalalım ve şu aşağıdaki adama soralım" der. Harry adama bağırır:

"Hey bayım nerede olduğumuzu söyleyebilir misiniz lütfen. "

Adam geri bağırır: "Bir balondasınız ve 100 metre yukardasınız"

George Harry'ye döner ve "Bu adam bir avukat" der.

Şaşırır Harry, "Nasıl anladın?" der.

"Çünkü" der George "Verdiği bilgi %100 doğru, fakat faydasız".




Avukat 3




Önemli bir iş için mülakat yapılacakmış. Bir matematikçi, bir fizikçi ve bir de avukat başvurmuş. Önce matematikçiyi içeriye almışlar ve bir masaya oturtup, sormuşlar:

“İki kere iki kaç eder?”

Matematikçi bir süre düşünmüş, önüne kâğıt kalemi almış, 10-15 sayfa doldurduktan sonra demiş ki: ''Eminim ki dört eder.''

Sonra fizikçiye aynı soruyu sormuşlar. Fizikçi de önce düşünmüş, sonra bir deney düzeneği kurmuş, sağa sola toplar fırlatmış. Yarım saat sonra : ''Yaptığım deneylere göre 3,9 ama 0,2'lik bir hata payı olabilir.'' demiş

En son avukatı almışlar içeri, sormuşlar soruyu. Avukat hiç düşünmeden etrafına sinsi sinsi bakmış ve sormuş:

''Kaç olmasını istersiniz?''




Avukat 4




Ceza davalarına bakan avukat bir arkadaşım anlatmıştı:

Yoksul bir babanın oğlu şoförlük yaparken ölümlü bir kazaya neden olmuş. Olayda tam kusurlu. Şoförün babası avukata başvurarak hukuki yardım istiyor. Arkadaşım adamın yoksulluğuna bakarak hiçbir ücret talep etmeksizin davayı takip ediyor.

Ancak bütün deliller aleyhte. Yapılacak bir şey yok. Şoförün mahkûmiyetine karar veriliyor.

Şoförün babası büroya gelerek yakınıyor.

“Yoksulluğun gözü kör olsun. Paramız olsa da iyi bir avukat tutsaydık bunlar başımıza gelmezdi.''




Avukat 5




Hayırsever vakıflardan birindeki çalışanlar şehrin en başarılı avukatından henüz herhangi bir bağış almamış olduklarını fark ettiler. Bağış toplama görevindeki kişi avukatı bağışta bulunması için ikna etmeye çalışıyordu:

“Araştırmalarımıza göre yıllık geliriniz en az 500.000 $. Ancak bugüne kadar hiç bir hayır işine bir kuruş bağışta bulunmamışsınız. O paranın bir kısmını bir şekilde topluma iade etmek istemez miydiniz?”

Avukat açtı ağzını:

“Önce, araştırmalarınız annemin uzun bir hastalıktan sonra ölmek üzere olduğunu ve hastane masraflarının onun yıllık gelirinin bir kaç kat üstünde olduğunu da gösterdi mi? Sonra, kardeşimin malul bir gazi, kör ve tekerlekli iskemleye mahkûm olduğunu? Ya da kız kardeşimin kocasının bir trafik kazasında öldüğünü ve onu üç çocuğuyla beş parasız bıraktığını?”

Görevli yerin dibine geçmişti.

Sadece:

“Hayır, hiç bir bilgim yoktu...” diye mırıldanabildi.

Avukat onun sözünü keserek devam etti:

“Pekâlâ, ben onlara zerre kadar para vermezken, size niçin vereyim?”



















Günün Sözü

Homo sum,humani nil a me alienum puto

İnsanım,insana özgü hiç bir şey bana yabancı değildir.

Şişli Merkez Mh,Esen Sk Saruhan İşhanında

Şişli Merkez Mh,Esen Sk Saruhan İşhanında
Sinema Tarihinin Zaman Tüneli

Sinema Tarihinin Zaman Tüneli

Sinema Tarihinin Zaman Tüneli
Hayatımızdan sessiz sedasız çekilmişler

Sinema Tarihinin Zaman Tüneli

Sinema Tarihinin Zaman Tüneli
Siyah Beyaz Hayatımızdan Renkliye...

Sinema Tarihinden Siyah ve Beyazlıklar

Sinema Tarihinden Siyah ve Beyazlıklar
Zamanın belleği var