Sayfalar
- Ana Sayfa
- Mortgage
- Konut Kredisi
- Refinansman Nedir?
- Kira Nedir?
- Sigorta
- Faiz Nedir?
- Fıkralar
- Kefillik Nedir?
- Arsa Payı Nedir, Nasıl Hesaplanır?
- Gayrimenkul Satış Vaadi Nedir?
- Tahliye Taahhütnamesi nedir?
- DEĞER ARTIŞ KAZANCI NEDİR?
- DOP (Düzenleme Ortaklık Payı) NEDİR?
- EMLAK-EMLAKÇILIK NEDİR?
- HACİZ YOLU İLE TAKİP NASIL YAPILIR?
- TAPU NEDİR ?
- Emlak Vergisi
- Sözleşme ve Şekil Şartı Nedir?
- ÖRNEK DANIŞMANLIK VE KOMİSYON SÖZLEŞMESİ
- Emlak Terimler Sözlüğü
Hakkımda
9 Ağustos 2018 Perşembe
Emlakçılık İki Türlü Yapılır
Emlakçılık günümüzde 2 türlü yapılmaktadır.
Pasif: Genelde yapanlar tarafından 'Emlak' tabiri kullanılır.
Aktif : Genelde yapanlar tarafından 'Gayrimenkul' tabiri kullanılır.
Emlakçılık genel anlamıyla gayrimenkulün bir sözleşme çerçevesinde satışını, kiralamasını, pazarlamasını yapmak demektir. Bir aracılık (Broker) faaliyetinde bulunan serbest meslek erbabıdır. Yasada 'tellaliye' faaliyeti olarak tarif edilir. Bir sertifika belgesi alması şartı vardır.
Pasif Emlakçılık: Türk tipi. Tali cadde ve sokaklarda düz ayak dükkanlarda Emlak Dükkanları açılır. Kiralanacak, satılacak gayrimenkulleri olanlar getirip anahtarlarını verirler. İstedikleri fiyattan satılmasını dayatırlar. Emlakçılar da götürüp afişini asar, anahtarını alır, internete koyar, müşteri beklerler. Tek kişiliktir. Müşteriye yer göstermeye gittiklerinde günün yarısı dükkanları kapalı olur. En fazla babası, kardeşi veya herhangi birini joker, dublör olarak kullanırlar. Eğitim istemeyen, herkesin yapacağı bir iş olarak görülen, denge, denetleme ve balans sistemi olmayan, ölçmeye, değerlendirmeye tabi olmayan, bir ilkeye, bir prensibe, kurala bağlı olmayan güvene dayalı bir çalışma tarzıdır. Çalışma tarzına sistemsizlik, kuralsızlık hakimdir. Böyle bir dükkanı açmanın maliyeti ve riski düşüktür.
Aldous Huxley'nin 'Bu dünyada oturarak başarıya ulaşan tek yaratık, tavuktur' sözünü kanıtlamaya çalışırlar.
Akşam mesai bitimine kadar oturarak hem alıcı hem satıcı müşteri beklerler.
Bir sıfırdan büyüktür, mantığıyla 'Gönlünden ne koparsa abi' kadar kazanırlar.
Yetkili çalışmama sorunları vardır.
Hukuka değil güvene dayalı bir çalışma prensibi ile hareket ettikleri için müşteri ile sürekli sorun yaşayabilirler.
En iyisinde çalışan sayısı nadiren bir elin beş parmağından fazladır. Yüzdeye bile girmeyecek şekildedir.
Kuralsız çalışmanın sayısız sorunları ile boğuşurlar. Toplumda yanlış anlaşılma ve yanlış algı yaratılmasına neden olacak sorunların kaynağı görülürler.
Aktif Emlakçılık: Gayrimenkul ismiyle anılmak isterler.
Türk tipi olmayan, binaların üst katlarında, gözlerden uzak plaza katlarında, tabelasını görenlerin bir anlam veremedikleri, çıkıp da 'Yahu kardeşim siz ne iş yapıyorsunuz?' diye bile merak etmedikleri yerlerde kapısını alıcının satıcının çalmadığı, fakat çalışma tarzı bakımından bu dezavantajı lehine çevirebilecek bir yeteneğe sahiptirler. Tabi sistem iyi çalışırsa. Sistem çalışmadığı, yanlış yapılandığı takdirde franchise ofislerin bir açılıp biri kapanabilmektedir. Riski ve maliyeti yüksektir. Bir sekreteryası bulunur. Kurumsal bir yapı arz eder. Çalışan sayısı yüksek ve yüksek öğrenim görmüş olmalarına karşın sürekli eğitime tabidirler.
Aldous Huxley'nin deyişiyle 'Bu dünyada oturarak başarıya ulaşan tek yaratık, tavuktur' sözünden hareketle aktif, sürekli hareket halinde olarak hacimli işlere istekli ve talip olurlar. Müşteri beklemez müşteri yaratır, fırsatların peşinde koşarlar. Çalışmaları planlıdır.
Düz giriş mağaza ve dükkanlarda bu tarz çalışma çok daha verimli olmaz mı? Çok daha yerinde olur ve çok daha yüksek bir getirisi sağlaması kaçınılmaz olur.
Her iki çalışma tarzının da iyi ve kötü yanları vardır.
Pasif emlakçılar da çalışan sayısı aşağı yukarı sabittir. Kazancı bölgesine göre değişmekle birlikte sınırlıdır. Hacimli işlere talip olacak yeterlilik ve eğitimleri yoktur. Boş ve emekli adam işi olarak görülür.
Buna karşılık uzun yıllar mahallenin güvenini kazanan, mahallelinin aşina olduğu, anahtarını getirip teslim ettiği kişidir.
Aktif emlakçılık yapanlar ise mahalleye sonradan gelmiş olanların güven kazanma, tanınma sorunları yanında, portföy edinme güçlükleri vardır. Hem portföy almak hem pazarlamak için yoğun bir çalışma ve efor sarf ederler. Yetkili çalışır. Kuralları vardır. Güvenliği sağlanmış portföy ve her aşamada kural gerektiren sözleşme esaslarına göre çalışırlar. 'Ayaklı müşteri' gibi olanaktan yararlanmaları zayıftır. Daha büyük, hacimli işleri yapma yetenekleri vardır.
8 Ağustos 2018 Çarşamba
ÇARESİZLİĞE ASLA TESLİM OLMA!
![]() |
| GERÇEK BİR SATIŞ ÖYKÜSÜ |
İstanbul Anadolu Yakası'nda oturuyordu.
Marmara Üniversitesi'nde okuyordu.
Bir sabah yatağında uyandığında evde yalnız ve beş parasız olduğunu gördü.
Avrupa yakasında Marmara Üniversitesi'nde saat 2'de sınavı vardı. Eyvah, dedi.
Şimdi ne yapacaktı? Bir süre yatak da bunları düşündü. İki seçenek vardı. Ya çaresiz olduğunu kabullenerek pes edecek ya da bu duruma bir çare bulacaktı. Çünkü o çaresizliğe hiç inanmamıştı. Onun için bu bir var olma sorunu idi.
Sorun bir işin nasıl yapılacağını bilme sorunudur. Püf noktası budur. Nasıl yapılacağını bilmek!
Hayatında bir çok defa başarısızlığa uğramış, bir daha deneme cesareti kalmamış, kontrolünü kaybetmiş, her seferinde de başarısızlığa uğrayacağını, ne yapsa bir şeyin değişmeyeceğini düşünen insanlardan değildi.
O potansiyelini biliyordu. Ne özgüvenini ne de cesaretini kaybetmiş biriydi. Her zaman başarmak için en güçlü aday olmuştu.
Hiç bir ışık belirtisi yoktu. Buna rağmen endişeye kapılmadı. Bir çıkış yolu mutlaka vardı ama ne?
Çaresizlik kadar kötü bir duygu yok, diye düşündü. Gözlerini odada gezdirdi. Bir çıkış yolu varsa bu ne olabilirdi. Öyle bir şey yapmalıydı ki kısa sürede parayı elde etmeli, Avrupa yakasına geçmeli, saat 2'deki sınava yetişmeliydi. Doğrusu bunu kendisi de bilmiyordu. Ama bir yol olduğundan emin idi.
Kapalı kapının arkasındaki metal askılık dikkatini çekti.
Elbiseleri indirdi. Metal askının ayrılan kısımlarını topladı. Sonra sarıp koltuğunun altına koyup yola, ana caddeye çıktı. Bir kaç dükkana gezdi. Sonunda birisi alıcı oldu. Askılığı 20 liraya sattı. Doğru pazara gitti. Orada tanesi 10 liraya satılıyordu. 2 tane aldı. İkisini de sattı. Bu sefer 4 tane aldı. Dördünü sattı, bu sefer 8 tane aldı. Sekizini de satıp pazardan bir tane aldı. Onu da eve getirip yerine astı. Yatağına uzandı.
'İki saat önce kapının arkasında bir askılık vardı ama benim cebimde beş kuruş yoktu. Şimdi kapının arkasında yine bir askı var ama benim cebimde de 150 lira var. Çaresizliğe teslim olsaydım cebimde para olmayacak, vurup kafayı yatacak sınava da girmeyecektim.'
Potansiyelimizi, nelere kadir olacağımızı bilemediğimiz için elimizin altındaki olanakları nasıl kullanacağımızı da bilemiyoruz.
4 Ağustos 2018 Cumartesi
Emlak Dünyasında Cehalete Övgü
Cehalete övgü emlak sektöründe de karşılığını bulmuş görünüyor.
Ursula K.Le Guin: 'Bir nesil, bilginin cezalandırıldığı ve cehaletin saadet olduğunu öğrenerek yetişiyor..
Bir sonraki nesil cahil olduklarını bile bilmeyecek çünkü bilginin ne olduğunu bilmeyecekler.' Demiştir.
Ayrıca
'Kıyıya vurmadıkları sürece, balıklar suyun farkında değildirler' der.
Günümüz cahiliye devrinde okumadan bilmek, doğuştan filozof olmak, yaşadıklarının en doğru olduğunu sanmak, yaşadıkça öğrenmek, yaşamadığı için bilmeyeceğini sanan ama buna rağmen ahkam kesen, hayatında ders kitabından başka bir kitap okumamış, her şeyi bilmenin(!) özgüveni içinde ve bunun sağladığı konfor ile cehaleti kutsayan bir anlayışın giderek hakim olduğu bir atmosferi soluyoruz.
Bunun sonucu anti-entellektüel bir akımın nevzuhur etmesidir.
Üstelik bu yeni bir olgu değil, eski antik çağlardan bugüne kadar Cehalete Övgü dizilmiş olması bizi şaşırtmasın.
Franco’nun generallerinden biri üniversite baskını esnasında 'entelektüalizme ölüm' diye bağırmış, Hitler 'bir enerjik adam konuşmaktan başka birşey bilmeyen binlerce entellektuel gevezeden değerlidir benim gözümde' derken Mussolini de ondan aşağı kalmamış 'bazıları beyinleri ile düşünüyormuş, biz ise kanımızla' diye tarihe kayıt düşerken Kenan Evren de ' Ne yapayım ben böyle aydını. Vahdettin de aydın idi ama vatan hainiydi!' demiştir.
Otoriteyi eleştirmek, otoritenin zaafını hatasını göstermektir ki bu katı otoriter yönetimlerce kabul edilebilir bir şey değildir.
Gelelim emlak sektörüne. Bu sektörün kıyas kabul etmeyecek kadar eğitime ihtiyaç olduğu varittir. Ama gelin görün ki bu sektörün çok önemli bir kesimi eğitime cepheden veya dolaylı olarak tavır almış bulunmaktadır. Özellikle emlak sektörü aleyhine oluşmuş kötü algıya karşı hiç bir eğitsel çaba sarfedilmemektedir.
Eğitime (Zaten 146 ülke arasında 100. sıralardayız) önem veren master faranchise ve franchise ofislerin akademik, sahanın gerçekliğine uygun(ülke koşullarına) tarzda verilmesinin daha da elzem hale geldiğini söylemeye gerek yok. Ama cehaleti eğitimin yerine ikame etmek moda oldu. Cahil cesareti ile en çok nedense onların sesi yüksek çıkıyor.
Durduk yerde bunun emlak-gayrimenkul ile ne ilgisi var, diyeceksiniz?
Durum bu olunca meydanı boş bulan kerameti kendinden menkul fikirleriyle bu abuk subukluk yarışında öne geçmeye çalışanlar da her zaman var olacaktır.
Özellikle yerel, no-name emlakçılar, kurumsal olmayan, merdivenaltı, ilkesiz, kuralsız, kayıtsız kuyutsuz çalışan emlakçılar adeta eğitimden nefret etmektedirler. Sanırım bu bir kompleksten kaynaklanıyor olsa gerektir. Kurumsal emlak firmalarını(hataları günahlarına rağmen ilkeleri, kuralları, işleyiş ve çalışma tarzları, giyim kuşamları, düzey ve seviye kazandırmalarıyla) eğitim seviyesi yüksek gruplar tercih ederken, yerel ve no-name emlak ofislerini ise eğitim seviyesi daha düşük bir kesimler tercih etmektedir. No name ve yerel emlak ofisleri kurumsal bir yapı arzetmekten çok uzaktırlar. Bu nedenle yüksek eğitimli kişilerin tercihi olmamaktadır. Bu rekabetçi ortamın getirdiği içgüdüsel bir tavır alış nedeniyle olabilir.
'Benim cehaletim en az senin bilgeliğin kadar iyidir' çıkışı durumun ne kadar vahim, acınası olduğunu gösteren bir zavallılıktır.
Cehalet kendinden başka otorite kabul etmiyor.
Hal böyle olunca anlaşılmaz(aslında anlaşılır) bir biçimde Cehalete Övgü düzerek eğitimi küçümsemekte, bu saz böyle de çalınır diyerek adeta kin kusmaktadırlar.
Yerel emlakçılar arasında son derece yaygın ve direnç kazanmış eğitim algısı kendi dışlarında bir başka otoritenin doğmasına karşı bir tepkisel bir tavır gibi görünmektedir.
Bu yazıyan neden olan tesadüfen bir emlakçının facebook paylaşımı dikkatimi çekti.
'Eğitime önem veren bir firmayız' sloganı bu meslek için üretilmiş saçmasapan bir slogandır. Sen eğitim kurumu musun demezler mi sana?'
Bu sözler bana İstanbul Sebahattin Zaim üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof.Dr. Bülent ARI'yı hatırlattı.
'Ben daha çok cahil ve okumamış tahsilsiz kesimin ferasetine güveniyorum bu ülkede. Yani ülkeyi ayakta tutacak olanlar , okumamış, hatta ilkokul bile okumamış, Üniversite okumamış cahil halktır' demişti.
Emlakçının cehaletinden medet uman bu aymazlığı nasıl adlandırmak gerektiğini bilemiyorum.
Neresinden tutsanız tutun elinizde kalıyor. Eğitime önem vermek saçmasapan imiş! Emlak firmasından Eğitim Kurumu mu olurmuş?
Sanki eğitim vermeyen, eğitime milyarlarca para harcamayan bir kurum varmış gibi. Marka olmak istiyorsanız böyle derdiniz olur yoksa 'Eğitimde ne ola ki? Biz bugüne kadar bu işi eğitimle mi yaptık?' diye akla ziyan bir fikir ileri sürmeniz gayet olağan(!) olur.
Kurumsal emlak firmaları marka olmanın gereği, eğitim verme, hatta akademik eğitime önem vermek zorundadır. Vermemeleri abestir. Marka bir vizyon gerektirir, ayrıca sektörü taşıyan bir temsil tarafı da vardır. Kurumsal emlak firmalarının eğitim kurumu işlevi görmeleri, eğitim vermeleri değil bunu uygulama biçimleri olsa olsa eleştri konusu olabilir.
Türkiye'deki kurumsal emlak ofislerinin hemen hemen hepsi Amerikan (Dünyayı tekeline almış) firmalarıdır ve 100 yıllık geçmişleri, birikimleri, bu konu ile ilgili üniversiteleri, hatta en önemlisi oturmuş yasaları vardır. Ülkemizde bırakın yasayı bir yönetmenlik bile zar zor çıktı, o da sorunlu olarak.
Gayri Safi Yurt İçi Hasıla içerisindeki payı sanayi sektörü ile eşit bir sektörden, inşaat sektöründen bahsediyoruz. Bu büyüklükteki bir sektörü yöneten; alım satımı ve kiralamasını yapan sektörün bir yasal düzenlemesi yok! Bırakın üniversitesini, bırakın birikimini, bilgisini teori düzeyine yükseltmeyi. hastalıklı yapısıyla, itibarı yerlerde sürünen bir sektöre saygınlık kazandıramayanların, ulusal çapta bir kurumsal yapıyı ortaya çıkarıp seçenek haline getiremeyenlerin aczine ne demeli?
Aklı evvel biri bir hezeyan ile eğitim karşıtlığı söylemine çanak tutabilir, yaşadıklarını doğru sanabilir. Zira korumasız, güvene dayalı iş yapan yerel emlak firmalarının tek tek başarılı iş yapmaları onları marka düzeyine taşımaz. Bireysel başarı bireyle son bulur. Nasıl başardığı, nasıl yaptığı ayrı bir tartışma konusudur.
Eğitim karşıtlığı genelgeçer klişelerin, basmakalıp, ezber ve hurafelerin bilinç düzeyine çıkarılarak yazarın dediği gibi
'bilginin cezalandırıldığı ve cehaletin saadet olduğu' bir atmosfer yaratmaktır.
31 Temmuz 2018 Salı
Sen Kimsin?
Gayrimenkul Danışmanları sadece söylenenleri değil, falcılar gibi söylenmeyenleri de okuma becerisi sahip olmalılar. Fakat bu saplantılı ve hastalıklı bir hal almamalı. Niyet okuyuculuğunuzu bilgiye dayandıramadığınızda, altını dolduramadığınızda bu bir önyargının infaza dönüşmesine sebep olur. Toplumda yaygın olan toptancı felsefe, ezber bizi de esir alır ve tuzağa düşürür.
Kişilik analizi yalnızca alıcı satıcı müşteri ile ilgili değil, Gayrimenkul Danışmanları içinde geçerlidir. Aşağıda anlatacağım olay, onlar içinde geçerlidir.
Denir ki anlatacağınızı ilkokul seviyesinde birine anlatıyormuş gibi konuşun, yazın? Bu çok doğrudur. İnsanlar okumuyor, duygularını ifade edemiyor, anlatamıyor, anlamıyorlar. Bir de buna güvensizlik eklenince iletişim çok daha zor bir hal alıyor.
Soru şu: Hangi tip insanlar nasıl tepki verirler?
Bana her gün onlarca mesaj, mail gelir, açarım açmam, bakar geçerim. İşime yarayan ile ilgilenirim ama ben ne zamanki bu yolu kullanmaya başladım, kazın ayağının hiç de öyle olmadığını gördüm. Hem mail hem de Whatsapp'tan bayram tebriği gönderiyorum.
Zaman zaman da satılık ilan mesajı gönderiyordum.
Kamuya açık alanlarda yayınlanan ilan sahiplerini zaman zaman arar, bir kenara not eder, satılıklarla ilgili bilgi ve haber verir, ihtiyaçları olup olmadığını sorarız.
Gönderide bir kartvizit ve bir kare resim ve resim içi yazıdan ibaret. Hepsi bu kadar! Yazı 'satılık daire' başlığı altında, resim ve önemli bir kaç bilgiyi içeriyor. Hepsi bu kadar!
Her mesaj attığımda istisnasız aynı tepkiler geliyordu. Ortalama 1000-500 kişiye atıyorsam 5-6 mesaj hiç değişmiyordu. Bu dikkatimi çekmişti.
Bayram tebriğini düşünün. Size biri bayram tebriği atıyor ve siz ona 'Kimsin sen!' diyorsunuz. Bayramınızı kutlayan insana hitap şekliniz bu!
Binde 5-6 oranında gelen ortak tepkiler aynen şöyle:
-Ben sizi tanımıyorum. (Konuya değil mesaj atana önem veriyor. Satılacak ürününüze talip olan herkesi tanıyacak olsaydınız, diyemiyorum.)
-Telefonumu nereden buldunuz? (Güvenlik ön planda. 'Ben bu kadar kolay erişilecek biri miyim? Eyvah!' Bu konuda hassasiyet o kadar üst düzeydeki bunun için telefon açıp soranlar bile var. Benim telefonumu nasıl buldunuz?)
-Numaramı nereden aldınız?( Nereye yazdıysan oradan, diyemiyorum. Senin için o kadar gizliyse, mahrem ise yazma ilana.)
-Herhalde yanlış oldu? (Üstüne alınmıyor. Konuya yabancı. Kendini ilgilendirmediğini düşünüyor. Her şeyden azade, bağımsız yaşıyor sanki. İzahı yok.)
-Başka birine göndercektiniz yanlış geldi. (İlişkilendirme, bağıntı kurma, yabancılaşma sorunu var galiba)
-Merak ediyorum, dolandırıcı mısın? Numaramı nereden biliyorsunuz?(Okuma ve okuduğunu anlama özürlü. Kabalık tavan yapmış. Dolandırılacağını sanarak korkudan zihinsel faaliyeti dumura uğramış.)
-Beni siliniz!!!!!! (O kadar öfkeli ki? Cinnet durumu! Her an başınızı belaya sokabilir. Eli tabancanın tetiğinde, an meselesi.)
-Bir daha mesaj göndermeyin! (Rahatsızlık üst boyutta. Mesaj içeriğini hiç umursamıyor. Taciz olarak algılıyor.)
-Ne bu? (Tecrit, izole soyut yaşayan birinin soru tarzı gibi geliyor. Konuşulanı anlatılanı anlama sorunu var. Her şey bu kadar açık iken 'Ne bu?' ne demek?)
-Sen kimsin lan? (Yüksek dozda akıl tutulması, ruhsal rahatsızlık)
-Sizi tanıyor muyum?
-Avukata vereceğim. (Niye? Benden izinsiz mesaj atıyorsun? Kendini aşırı önemseme.)
-Telefonumu silerseniz sevinirim. (Nezaketle, centilmence, kentli)
-Abi sil benim numaramı (Emir kipinde rica. Mahallede racon kesen biri tavrıyla)
-Sen kimsin! (Yüksek dozda korku çığlığı. Güvenlik alanında, güvenlik duvarında bir zaafiyet oluştuğuna, açık olduğuna inanıyor. Korku paranoyaya dönüşmüş ya da 'sen kimsin' de bana bu mesajı atıyorsun, senin bu mesajı bana atmak haddine mi? Ayağını denk al, yoksa haddini bildiririm. Tehdit ve öfke dolu)
-Siz kimsiniz?
Bu insanlar A ve A plus gelir düzeyine sahip insanlar. Bu üst gelir grubuna sahip insanların da eğitimli olduklarını düşünüyorum.
Diğer cevapların kısmen hoş görülebilir bir yanı olabilir ama özellikle şu 'Sen kimsin lan! Sen Kimsin? Siz kimsiniz?' gibi tehdit ve öfke dolu tepkiyi anlamak mümkün değil. En sonunda dayanamadım, birini aradım.
-İyi günler. Ben Y, Şişli CX/V'den arıyorum. Nasılsınız X bey, umarım işleriz yolundadır, hayatınızdan keyif ve mutluluk duyuyorsunuzdur?
-Teşekkür ederim. Çok sağolun. Çok kibarsınız. Siz nasılsınız?
-Ben de teşekkür ederim, iyiyim. X bey, ben Gayrimenkul Danışmanıyım, Türkçesi, emlakçıyım. E Caddesinde A'nın tam karşısındayız. Size de yakın sayılırız. Belki kapımızın önünden bir çok defa geçmiş olabilirsiniz. Göz göze gelmiş, selamlaşmış da olabiliriz.
-Doğrudur Y bey.
-Satılık bir rezidans dairesi ile ilgili size Whatsapp'tan bir mesaj gönderdim.
-Biz de mal mülk çok Y bey, ihtiyacımız yok.
-Bugün için olmayabilir. Siz de elinizdekileri satabilir veya kiralamak isteyebilirsiniz. Biz her zaman sizin yanınızda oluruz.
-Sağolun. İhtiyacım olursa ararım tabi.
-Hoşgörünüze sığınarak bir soru sormak isterim. İzniniz var mı?
-Buyrun...
-Size Whatsapp mesajı attıktan sonra siz de bana cevaben 'Sen kimsin! Siz kimsiniz?' diye sormuşsunuz. Ben şunu anlamak istiyorum. Açık kimliğim, adım, adresim, cep telefonum, hatta kartvizitte resmim, satışa konu dairenin özellikleri bu mesajda yer alıyorken neden 'Sen kimsin!' diye sordunuz? Benim buna ne cevap vermem gerekir? Başka bir kastım yok, sadece bunu merak ettim?
Telefon çat diye kapandı.
Herhalde bir yanlışlık oldu diye bir daha aradım, açmadı. Bir yarım saat sonra bir daha aradım, yine açmadı.
Peki bu tip insanlar trafikte nasıl davranırlar? Alın size bir örnek: Sen benim kim olduğumu biliyor musun?
İşte bana 'Sen kimsin?' diyen adamın trafikteki profili.
Bir gün sonra Şişli Kazım Orbay Caddesinde ilerlerken Arpasuyu Sokak ile kesiştiği yere gelmiştim. Burada trafik her zaman kilitlenir ve sürekli kavga, tartışma çıkardı. 10 yıldır böyle idi yine böyle olmuştu.
Yaşlı sürücü 'Acaba arabaya dokundum mu da bu gençler bu kadar öfke ile sövüyorlar?' diyerek inip arabanın arkasına geldi. O an araçlarından fırlayanlardan biri yaşlı adamın arkasından dolandı. Biri de önce iki yumruğuyla aynı anda adama öyle bir giriştiler ki hepimiz bir anda şoka uğradık. Düşman olsa bu kadar şiddet reva görülmezdi. Bir an adamı öldü sandım. Araya girenler ayırdılar derken 30-35 yaşlarındaki genç elinde bıçakla tekrar adamın üzerine yürüdü. 'Al al plakayı al. Bak ben sana ne yapıyorum' diye tehditler savurdu. Yaşlı adam ise güçlükle toparlandı. Zorlukla arabasına bindi ama bu sefer genç olanlar gidecekleri yerden vazgeçip adamın arkasına takıldılar. Sürekli kornaya basarak adamı sıkıştırarak kayboldular.
Olay dehşet verici idi.
Fakat işin tuhaf tarafı bu dehşet verici olayı bir danışman arkadaşa anlattığımda verdiği cevap tüylerimi diken diken etti.
-O yaşlı adam belki de çocuğunu dövmüştür. Allah da onu bu şekilde cezalandırıyordur. Bunu sen bilemezsin?
Bu tanık olduğum olaydan daha dehşet verici idi.
Haksızlığa hukuksuzluğa karşı çıkmamak için bundan daha vicdansız bir gerekçe bulabilir misiniz?
Bunlar sizin moral ve motivasyonuzu bozabilir. Buna izin vermeyin. Ben sokakta, trafikte bu tür insanlara yol verir, telefonuma bu tür tepki veren insanları hemen aynı dakikada defterimden silerim. Silmeden önce hepsinden, hiç karşılık vermeden rahatsız ettiğim için özür dilerim, kazara tekrarı halinde uyarmalarını isterim.
Siz ne dersiniz?
8 Nisan 2018 Pazar
Macaristan Budapeşte'deki (Chain Bridge), Aslanlı Köprüsü'nün İlginç Hikayesi
28 Ekim 2017 Cumartesi
Hedonik Fiyat Endeksi nedir?
Hedonik Fiyat Endeksi nedir?
Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası geçen hafta yayınladığı "Konut Fiyat Endeksi"nde "Hedonik Konut Fiyat Endeksi" kategorisine yer açtı. Peki bu yeni kategori ne anlama geliyor?
Hedonik Fiyat Endeksi nedir?
Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası tarafından yapılan açıklamada, Hedonik Konut Fiyat Endeksi, "kalite etkisinden arındırılmış saf fiyat değişimlerini ölçmek" amacıyla geliştirildi. Hedef ise konutların gözlemlenebilen özelliklerinin zaman içinde kontrol edilebilmesi. Kalite etkisinden arındırılma büyük önem taşıyor; zira konut fiyatlarındaki reel artışın yüzde 50'si "kalite artışından" kaynaklanıyor. Bu kategorinin nominal artış üzerindeki etkisi ise yüzde 25 düzeyinde...
Bir diğer deyişle, hedonik regresyon yöntemi zaman içinde konutların kalitesinde yaşanan artışların nabzını tutuyor ve toplam konut artışı içindeki kalite payını gözetim altında tutuyor. Ocak 2016 dönemi ile birlikte konutların gözlemlenebilen özelliklerinin sabit tutulması ve kalite artışından arındırılmış fiyat değişim etkisini yansıtabilmek amacıyla geliştirilen HKFE bundan böyle, Konut Fiyat Endeksi ile birlikte aylık olarak yayınlanacak.
Sümercenin Türkçe ile ilgisi yok
'Benim bu hale gelmeme bir tek cümle sebep olmuştur'
Türkiye’nin sayılı Sümerologlarından Veysel Donbaz ile Sümeroloji’yi, Sümer ve Asur kültürlerini ve tarihin bu az bilinenlerinin Anadolu kültürü üzerindeki etkilerini konuştuk.
Nuray Pehlivan npehlivan@gazeteduvar.com.tr
İZMİR – Sümerce, Akadca, Asurca, Babilce ve Hititçe… Bugün bu 5 ölü dili konuşan tek bir insan dahi yaşamıyor. Ancak yıllarca, bu dillerde yazılmış kil tabletler üzerindeki bilgileri günümüze taşıyan, 5 bin yıl öncesinin tarihine ışık tutan, 200 makale ve 16 kitapta imzası bulunan, Türkiye’nin sayılı Sümerologlarından Veysel Donbaz’ın bu dillerle ilgili anlatacak çok şeyi var. Bugüne kadar 10 bini aşkın tablet okuyan Donbaz, ölü dillerin günümüze tercümanlığını yapıyor.
İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin Tablet Arşivi Şefi olarak sürdürdüğü görevinden emekli olan Donbaz, ne müzeden ne de araştırmalarından kopmuş. Tarihin az bilinenlerini bugün de büyük bir keyifle anlatmaya devam ediyor. Veysel Donbaz ile Sümeroloji’yi, Sümer ve Asur kültürlerini ve tarihin bu az bilinenlerinin Anadolu kültürü üzerindeki etkilerini konuştuk.
23 yıl boyunca hiç kimsenin tercih etmediği bir bölümü seçmeye cesaret ettiniz. Bu seçimin sebebi neydi, neden Sümeroloji?
1958’de Denizli Lisesi’ni bitirip, Hava Harp Okulu’na gitmek istedim. Çünkü ailemin durumu iyi olsa da daimi bir gelirimiz yoktu. O yıl ne kadar mahsul olursa onunla geçinmek zorundaydık. Ankara’da ya da başka bir ilde okumak ayda belirli bir bütçe gerektiriyordu. Babamın bana 4 yıl boyunca düzenli para göndermesi imkansızdı. O yüzden burslu okumak zorundaydım. İlahiyat Fakültesi’nin sınavsız burslu aldığını duydum. Dedim hiçbir yere giremezsem müftü olurum… Bu arada bir tanıdığım vasıtasıyla zamanında takım komutanı olan birisiyle tanıştım. Bu durumdan bahsedince bana Ekrem Akurgal’a vermek üzere bir kart yazdı: “Hamili kart yakınımdır kendisine suhulet gösterilmesi.’’ Kartı alıp doğruca Ekrem Akurgal’ın yanına gittim ve ona kartı verdim. Bana dedi ki, çivi yazısı öğrenmek ister misin? “Eğer ucunda burslu okumak varsa ben her şeyi öğrenirim. Bana hiçbir şey mani olamaz’’ dedim. 2 ayrı sınava girdim o gün. Böylece 23 yıldır kayıt yapılmayan Sümeroloji bölümüne hemen kaydımı yaptılar. Bölümde benden başka öğrenci olmadığını okul başlayınca öğrendim. Yalnız bir bölüm düşünemediğim için bunun gerçek olacağını da hiç düşünememiştim. O yıl ben kayıt yaptırmasaydım Sümeroloji bölümü kapanıyormuş meğer.
Siz başarının seçilen meslekte değil, kişinin kendisinde olduğunu gösterdiniz…
Evet, insanın kendine güveni var ise dıştan yapılan manevi zorlamalar onu desteklemekten başka bir işe yaramaz. Mesela okul yıllarında hocamla yaşadığım bir kavga benim hayatımı değiştirdi. Bir gün Babilce mektupları okuyorduk. Benim bu hale gelmeme bir tek cümle sebep olmuştur. “Lalinin susamını kabul etmeyeceğiz”deki o la’yı Araplar gibi söyleyemediğim için… La olumsuzluk eki, hayır demektir. “Belediye reisinin susamını kabul etmeyeceksin” diyor. Ben çevirisine itiraz edince hocayla tartıştık. Bana elini kaldırdı. Hoca bu kavgayı asla unutmadı ve bu yüzden okulda asistan olarak kalamadım. Ben bu cümleyi doğru söyleseydim asistan olarak kalacaktım ve hiçbir şey yaptırmayacaklardı. O zamanlar çok üzülmüştüm ama yılmadım. Daha sonra müzeci olarak İstanbul’a atandım. İstanbul’da bir yığın malzeme vardı okunacak. Gece gündüz ne varsa okumaya başladım, hiç durmadan.
O dönemde eski çağ dilleri eğitimi nasıldı?
O dönemlerde ilgi çok fazlaydı. Şimdiki gibi olsaydı ben yetişemezdim. Sana diyorlar ki şu dersi hazırla gel. Bir kağıt veriyorlar eline çivi yazılı. Piyano, keman öğrencisi nasıl birebir ders yapıyorsa işte aynı öyle ders gördüm.
‘SÜMERCE’NİN TÜRKÇE İLE İLGİSİ YOK’
43 yıllık Cumhuriyet müzecisisiniz. Cumhuriyetin ilk yıllarında Jale İnan, Afet İnan gibi bilim insanları yurtdışına gönderildi. Sonra devam etti mi bu gelenek, sizin yurtdışına gönderilmeniz söz konusu oldu mu?
Ben yurtdışına gönderilmedim; ama benim gayretimle 1987’de “Asuroloji Kongresi” yaptık. Dış işleri ve Kültür Bakanlığı’nı ikna ettik ve bir kere de olsa bu kongreyi yapabildik İstanbul’da. Japonları da çağırdık o zamanlar. 60-70 tane yurtdışında yazılmış makalem vardı. Bunların yalnız 4-5 tanesi Türkçedir.
Asurca, Akatça, Sümerce dilleri arasında ne gibi farklar var? Kökenleri ne? Bu dillerin günümüze ulaşan unsurları var mı?
Sümerlerin 3200 yıllarında yavaş yavaş çivi yazısına gelmesi yaklaşık 2000 sene alıyor. Eskiden baktığınızda yazılı iletişim hep resim şeklindedir. Ama düşünce devreye girince onu geliştirmişler işte. Uzun bir hikaye, M.Ö 24. Yüzyılda Akatlar Mezopotamya’ya hakim oluyor. Sümerceyi ortadan kaldırmıyorlar. Akatçayı kullanarak, Sümerceyi yine devam ettiriyorlar. Sümerlerin dili ideogram dilidir, her hecesi bir kelimeye tekabül ediyor, ama onların da çekilmiş fiilleri var. Sümercenin Akatça ile hiçbir ilişkisi yok. Sümerlerin muazzam bir edebiyatları var; şiirleri, hikayeleri, destanları, efsaneleri var. Belki 20 tane destanları var. Bunları Sümer edebiyatıyla yapmışlar. Akadçaya çevrilmiş.
Günümüze sayıca Akatçadan çok ama Sümerceden az unsur ulaşmış. Örneğin; bugün kullanılan “zabit” kelimesi eskiden “subay” olarak kullanılıyordu. “Sabatu” Akatça’da “yakalamak” demek. “Sabit” ise “yakalayan” demek, yani bekçi. Araplar da “dabit” demişler, “postacı” yapmışlar bu kelimeyi, inzibat yakalayan insan manasında. “Amaru” kelimesi bakmak, görmek, kontrol etmek anlamına gelir. Bugün kullandığımız “iskan” kelimesi oradan geliyor. Başka bir örnek; “işkun”, “o koydu” demek, mesela bir halkı alıp bir başka yere koyuyorsunuz, o da dilimize “iskan” diye girmiş; aynı şekilde, oturulan yere “mesken” denmiş. Demek istediğim, bunun gibi daha birçok örnek verebilirim size, en meşhurlarından “elmas” kelimesi, dilimize Akatçadan girmiş. Mesela “Kaniye olmak” kelimesini de aynen Akatçadan almışız. “Kaale almak”, aynı şekilde kullandığımız kelimelerden. Herkes bunları Türkçe zannediyor.
Bazı bilim insanları tarafından Sümerce ve Türkçe arasında hem fonetik hem de anlam bakımından benzerlikler olduğu, hatta dahası Sümerlerin Türk olduğu doğrultusunda bazı tezler ileri sürüldü. 10 bini aşkın tablet okumuş bir bilim insanı olarak siz bu iki kültürün ilişkisi hakkında neler diyebilirsiniz?
Türkçe dili, Ural Altay dil grubunda yer alır. Türkçe bir kökten türetilip bir tarafa giden bir dildir. Sümercede ise ön, orta ve son ekler söz konusu. Macaristan, Türkiye, Finlandiya gibi devletlerin dilleri bitişken dillerdir; yani bir kök olur ve o köke ilaveler gelir. Sümercenin Türkçe ile ilişkisi olmadığı zaten buradan belli. Sümercede bir köke ön ek de geliyor ki buna “prefiks” diyoruz, ortaya gelen ekler oluyor ve bunlara “infiks” deniyor, ekler sona da gelebiliyor ona da “safiks” diyoruz. Oysa Türkçede yer alan bir kökü ele aldığınızda; örneğin gitmek, “git”in önüne hiçbir şey gelmez. Hep sonradan eklenir.
Dolayısıyla bu dillerin yapı bakımından da bir benzerliği yok. Birkaç örneklem veriyorlar, ama bunların hiçbiri tatmin edici değil. Bu yüzden hiç kimseyi ikna edemediler, edemezler. Çünkü tamamen apayrı bir dil. Sümerlerden bize girmiş hemen hemen bir kaç kelime var. Mesela “izigarra”, yani ızgara. “İzi” ateş demek, “garra” da ateş teşkilatı, ateş yakma tekniği demek. Bir de “dingir” kelimesi var, “dingir” tanrı demek. Dingir, tengir, tengri, tanrı şeklinde evrildiği iddia ediliyorsa da şimdilerde onu “digir” diye okumaya da başladılar. Sümerlerden bize geçen pek fazla kelime yok. Ama Akatçadan, Samilerden, yani Babil lehçelerinden dilimize girmiş 100’ün üstünde kelime buldum.
Muazzez Hanım Sümerler Orta Asya’dan geldi diyor. Bir kere at kültürü yok Sümerlerde. At kültürü, Babillilerin “sisu” kelimesine dayanıyor, at demek bu. 2000 sene neredeydi at? Katır var “kudanu”, eşek var “anlu”… Atın ortaya çıkmasıysa isim olarak çok sonra. Sümerlerde hiç at betimi de yoktur. Asurlular zamanındaki bütün kabartmalara bakın, devamlı atlar vardır; araba çekerken, koşarken ok atarken.. Bir kere kültür bakımından buradan da bir birlik yok. Ayrıca yerleştikleri yerler farklı. Onlar Mezopotamya’da biz Türkler Anadolu’dayız. Mesela yazıtlarda Akad krallarından bir kaçı ‘’Anadolu’ya geldik, Akdeniz’i göl haline getirdik’’ diyor. Sümerlerden bir allahın kulu yok. Niye onlardan bize tek bir kelime geçmemiş?
Kaldı ki Sümerler kendilerine halk olarak “Salmad kakadi” yani siyah başlılar diyorlar. Siyah başlı ne demek? Mezopotamya halkına şöyle bir bakın. Yukarıya doğru geldikçe renkleri açılır. Bizim halkımız bembeyazdır. Keşke Sümerler Türk olsa da onların muazzam edebiyatına, kültürüne sahip çıksak. Kökümüz nerelerden geliyor diye övünebilsek, ama değil. Maalesef bazı bilim insanları popüler olmak, ilgi çekmek için bunları söylüyorlar.
‘ATATÜRK’Ü MEMNUN ETMEK İÇİN BUNLARI SÖYLEMİŞLER’
Peki bu durumda Güneş dil teorisi ve Cumhuriyetin dil tarih politikası hakkında ne düşünüyorsunuz?
Veysel Donbaz
1936’da Türk Dil Kurultayı ve Türk Tarih Kurumu kurulduğu zaman Atatürk’ün emriyle her şey Doğu’dan gelir falan deyip Hititlerin Anadolu’da yaşadıkları için Türk sayılması, Türklerin Sümerlerden geldiği, daha doğrusu Sümerlerin Türkler tarafından yaratıldığı gibi düşünceler ortaya çıkarılıyor. Oysa ki Sümerlerle yaşadığımız yerler apayrı. O zamanki Kültür Bakanı, Atatürk’ü memnun etmek için “İnsanlığın Özgeçmişi ve Tarihi” diye 126 sayfalık bir bildiri sunuyor. O dönemde Almanya’da tutunamayan Yahudi profesörler Türkiye’ye çağrılıyor. Almanya’da yaşamları tehlikeye girdiği için bu sayede hayatları kurtuluyor. Böylece 1949 senesine kadar Türkiye’de kalıyorlar.
Bu insanlar Türkiye’de bulundukları süre içinde birkaç makale yazıp yurtdışına gittikten sonra bu konu hakkında tek bir şey yazmamışlar. Bu ne anlama geliyor? İnsan gerçekten inansa yazmaz mı? Yabancılardan hiç kimse kafasını bunun için yormuyor. 40’a yakın Asuroloji Kongresi’ne gittim. Hiçbir bildiride Sümerlerle Türkler yakın akrabadır gibi bir şey söylenmedi. Yani her şeyin Doğu’dan geldiği düşüncesi bugün tamamen çürümüş durumda. Mevlana’nın nasıl doğum yeri belli değilse, her memleketin nasıl bir Nasreddin Hoca’sı, Yunus Emre’si varsa, bu da o şekilde anlatılıyor. O dönemde de aynen böyle olmuş. Atatürk’ü memnun etmek, işlerinde daimi kalabilmek için bunları söylemişler. Yurtdışına gidince de inanmadıkları bir şeyi söylememiş, yazmamışlar. Şahsen ben de inanmıyorum.
Asur’dan Anadolu’ya gelen tüccarlar Anadolu’da birçok ticaret merkezi oluşturdu. Dönemin en önemli özelliklerinden biri de Anadolu’ya yazının bu tüccarlarca getirilmesi ve yazılı tarihin başlaması. Bu anlamda en önemli merkez de Kültepe. Bize biraz Kültepe tabletlerinden bahseder misiniz? Ne tür belgeler var?
Kültepe tabletlerinin neredeyse tamamına yakını ticaretten bahseder. Benim iyi bildiğim eski Asurca tabletler var. Asurlu tüccarlar 2000 yıllarından itibaren bize kumaş kalay getirmişler. Bir de bilezik küpe kemer gibi ziynet eşyaları. Hurma getirmişler bugün olduğu gibi. “Libittu” diye bir kelime var, “kutu” demek. Kutunun içinde hurma var. Anadolu’ya bunları getirip Anadolu’dan da çok güzel kokan bir yağı Mezopotamya’ya götürdüklerini anlatan tabletler var. Getirilen kumaşların tranportasyonu yani nakliyesinde siyah eşekleri kullanıyorlar. Sebebi şu; siyah eşeklere sinekler dokunmaz, ama beyaz eşekler de bir damla kan bırakmaz.
Anadolu ile ‘’biz onları hırsızlığa, ölüme, eşkıyalığa karşı koruyoruz, onlar da kaçakçılık yapmayacaklar, vergi vermeden Anadolu’ya girmeyecekler’’ diye sözleşmeler yapmışlar. Ama pek çok metinden gizlice yan yollardan mal getirdiklerini anlıyoruz. Hatta bu gizli anlaşmalar için yapılan kontratlar var. Yani bugün nasıl sigara, uyuşturucu kaçak yollardan memlekete giriyorsa o zaman da aynı şekilde kaçakçılık yapılmış. Yakaladıklarını hapse atıyorlar. Kral ve kraliçe diyor ki, “5 mana yani 2,5 kilo altın vereceksiniz yoksa arkadaşınızı ölmüş bilin”. Asurlu tüccarlar eşlerini Asur’a bırakıp Anadolu’ya geliyorlar. Anadolu’da cinsel ihtiyaçları için genç köle kadın satın alıyorlar. Bu uzun seyahatlerde bu kadınları Asur’a, eşlerini de Anadolu’ya getirmiyorlar. Anadolu’dan kadın almayacaklarına dair evlenme ve nişan akitleri yapılmış. Bu konuyla ilgili kadınların şikayet mektupları var. Mesela bir mektupta, kocası ölen bir kadına 4 tüccarın birden çadırlarına gelmesini teklif ettiğinden bahsediliyor.
Ticaret kolonileri Asurluların Anadolu’da siyasi egemenlik ifadesi değildi. Ancak henüz yazıyı öğrenmemiş, çağına göre geri kalmış Anadolu’nun sömürülmesi söz konusu mu?
Onlar da yazıyı tam bilmiyorlar aslında. Sümer kâtipleri var. Bugün nasıl sekreterlerini götürüyorlarsa işte o zaman da tüccarlar Anadolu’ya gelirken yanlarında katiplerini getiriyorlar. Bunlar tüccarların mallarıyla ilgili yazışmaları yapıyorlar. Tüccarlardan da kısmen bu yazıyı öğrenip kısa notları yazdıklarına dair örnekler var. Kültepe tamamen bir ticaret merkezi olduğu için birkaç cümle vardır yazılan. Bu yazıyı yazarak öğreniyorlar çivi yazısını. Ve onları tekrar edip duruyorlar. Yazı bilenler tarafından kullanılıyor. Kayseri’de 25 bin tablet var bugüne kadar ortaya çıkan. Mezopotamya’dan mal getirdikleri için yüzde iki yüz karla satmak zorundalar. Anadolu’da buğday tüccarlığı yapanlar var. Yazıyı bilmiyorlar ama iyi ticaret yapıyorlar.
Anadolu’ya gelen tüccarların mallarının kaybolmasına karşılık Asurlular kendilerini garantiye alan bir anlaşma yapmışlar. Anlaşmaya göre kervan bir soyguna maruz kaldıysa ve bu da gerçekse Anadolu onu tazmin edecek. Adeta ne kadar vergi alacaklarını, nasıl vergi vereceklerini dikte ettirmişler. Mesela birisi öldürüldüğü zaman siz yargılamayacaksınız, biz yargılayacağız diyor.
‘KADINLARDAN ŞİKAYET MEKTUPLARI VAR’
Yani ticarete ilişkin kurallar Asur bürokrasisi tarafından yönetiliyor, peki o dönemde Anadolu’da hakim olan bürokrasi için neler söyleyebilirsiniz?
Bunların bir sosyal yapısı var. Mahkemeleri var. Asurlular bunlara uymak zorunda. Yazıyı bilmiyorlar ama Anadolu’nun da kendine göre bürokrasisi var o dönemde yani. Mahkemelere ait çok sayıda yazıt var. İlk katipler Anadolu’ya geldikten sonra onlar da adam yetiştirmişler. Ve aynı stilde yazıyorlar çivi yazısını. Hakimler o zaman korkulan bir sınıf. Karar verici yani. Evlenme boşanma belgeleri var. Erkek ceketini alıp çıkıyor. Kadınlar kocalarına dokunaklı acı mektuplar yazmışlar, “Ben saçı kesilmiş bir köle kadın olsaydım günde en azından 3 öğün yemeğim verilecekti. Ben burada borçlarımla hayatımı sürdürmek zorundayım’’ diyor bir mektupta. ‘’Ben seni kocam yerine koydum’’ diyor. Kadınlardan böyle şikayet mektupları var.
Sümerce ile Türkçe arasında, Asurca ile olduğundan daha az benzerlik var dediniz. Ama yazınların kil tabletler vb. vasıtasıyla yakın coğrafyalara yayılması farklı kültürler arasında kültürel benzerliklere yol açmış olabilir mi? Bu konuda yaptığınız araştırmalar mevcut mu?
Bu benzerlikler tabii ki var. Mesela Gılgamış destanının 11. tabletinde geçen Tufan hikayesi, Kuran’da, İncil’de de geçiyor. Biz buna Nuh demişiz, onlar başka bir şey demişler. Destanda Nuh’tan, gemiden bahsediyor, sandık şeklinde olsun diyor. Orada 7 gün sürüyor, Kuran’da 40 gün sürer. Yola gelmeyenlerin Nuh tufanıyla mahvedildiğine dair bir cümle geçiyor Kuran’da. Bu Gılgamış’ta çok daha geniş anlatılır. Gılgamış destanına göre rüzgar tanrısı var, yağmur çıkıyor ortaya, dağlar kadar su birikiyor; 7 gün 7 gece insanlar çamurlara batıyor. Gemi yüzüyor, Nisir Dağı’nın tepesine, Ağrı Dağı diye geçer, oraya düşüyor. Destan da olsa “Bu nasıl olur?” sorusu geliyor ister istemez akla. Amerikalı bir arkadaşla Gılgamış’ta geçen Nuh’u araştırdık. Erzincan’a, Doğubeyazıt’a gittik. O diyor ki, bugünkü Ağrı Dağı’nın cehennem deresi denen kısmında, küllerle kaplanmış geminin 128 m uzunluğunda, sedir ağacından yapılmış kalıntısı orada. Ağrı Valisi yardımcısını Japonya’ya gönderdi bunun için. Ben çıkmadım diyor, ama gemiyi gördüğünü söylüyor. Bir geminin o yüksekliğe çıkmasını nasıl açıklıyorsun diyorum, tektonik bir durum diyor. Dağın üstünde kalmışlığı yok diyor, 4. zamanda dağlar yükselirken o sırada tesadüfen oralarda bulunan gemi oraya, yukarıya kadar çıkmış. O kalıntının gemiyle falan bir ilişkisi yok, o kadar sene malzeme durmaz. Resimlerini de gördüm ben. Bu proje de Dışişleri Bakanlığı izin vermediği için yattı. Yalnızca 3 gün izin veriliyor, o da rehberle çıkıyorsun bir saat. Bir de Ermenistan’a İran sınırına yakın. İşin özü, biz buna ağızdan ağıza edebiyat diyoruz, yazılı değil. O ona anlatıyor, o diğerine.
Müzede okuduklarınız içinde ilginç bulduğunuz ya da sizde etki bırakan tablet ya da tabletler var mı?
Tabletlerin içinde de insanlar gibi meşhur olanlar oluyor. Mesela K-165 denilen bir Kültepe tabletinde geç evlilik yaptığını düşündüğümüz bir karı kocanın evlenme kontratı var. Bu tablette diyor ki, şu şunu karılığa aldı. Tıpkı bugünkü gibi erkekler alıyor kadınları. “Ahis” alan demek. Tarihin ilk yazılı belgelerinden tutun da bugüne kadar hep kadınlar alınmıştır. Kadınlar biz eşitiz özgürüz diyor ama bugüne kadar hiçbir erkeğe evlenme teklif edememiştir. Onu hayatı boyu sevecek bir adamın talip olmasını beklemiştir. Yüz kadından doksan dokuzu kocasından tazminat alır erkekler almaz. Kültepe tabletlerinin tamamında “Filan filanı karılığa aldı, malları müşterek mallarıdır. Fakirliklerinde ve zenginliklerinde birbirlerine destek olacaklar ve ayrılmayacaklardır”, diyor. Eğer birisi diğerini boşarsa boşanan taraf 2.5 kilo gümüş verecek.
Beni etkileyen tabletlerden birisi de ‘’Ahputo’’ denilen kardeşlik anlaşmaları. Eskiden hayırsız evlatlar çokmuş. Anne ölürse babaya, baba ölürse anneye bakacak şekilde anlaşma yapılıyor. Beraber oturacaklar. Karısını alıp başka eve çıkamayacak. Aksi halde anlaşma bozuluyor ve hissesinden hiçbir şey alamıyor.
Bir de beni ve tüm dünyayı etkileyen “Kadeş Anlaşması” var elbette. Ramses ile 3. Hattuşili arasında gerçekleştirilen anlaşma. Tabletlerden 2’si bizde, biri Doğu Almanya’da.
‘PEŞİMİZDEN GELMEK İÇİN ARAYI ÇOK AÇMAMAK LAZIM’
Müze arşivinde bekleyen tabletlerin hepsi okundu mu, bu tabletler nasıl sınıflandırılıyor? Tabletler arasında içerik bakımından göze çarpan ortaklıklar var mı?
Müzede 73 bin tablet var. Okunmayan tablet çok görünüyor ama çoğunun envanteri yapılmış durumda. Bizde 19 koleksiyon var. Bu koleksiyonlar, içinde bulunduğu şehirlere göre isim alıp sınıflandırılmıştır. Anadolu’da Kültepe ve Hitit tabletleri bulunuyor daha çok. Bazılarının topraklarının rengi de, yazı karakterleri de farklı. Hepsinin ortak noktası insan hayatını idame ettirebilmek için insanlara dağıtılacak olan yiyecekler ve mabetlere, saraylara kabul edilen hediyeler olmaları. Vergi yerine koyun getiriyor, yiyecek getiriyor insanlar. Ve onlar tekrar halka geri dağıtılıyor. Yani önce bunu garanti etmişler.
Hititler döneminde de her şey tapınağa getiriliyor, orada yenilip içiliyor. Eve götürmek kesinlikle yasak. Eve götürürken yakalanırsan bu, idam ile cezalandırılıyor. Çünkü orada yemenizin bir sınırı vardır ama götürmenin bir sınırı olmaz. Belki üç tane, beş tane yiyebilirim, ama 50 tanesini alıp götürebilirim. İşte bugün tarlalarda da o adet sürüyor. Bir bostan kopardığınız zaman yeyip orada kabuğunu bırakın derler. Arabanızı oraya yanaştırdığınızda tamamını götürürsünüz. Asurlularda da durum aynı. Eski insanlar tabiattan çok korktukları için devamlı tabletler yoluyla sorular sormuşlar. Kralımız hasta olacak mı, filan memleket bize saldıracak mı gibi fal, kehanet metinleri var. Günlük hayatlarında yaptıkları her şeyi tanrılara soruyorlar. Bu şekilde binlerce tablet var. Her hareketlerini tanrıya sormuşlar. Matematik, tıp, astroloji tabletleri var.
Müzelerde tabletler de diğer arkeolojik eserlerle birlikte mi korunuyor, yoksa farklı korunmaları mı söz konusu?
Tabletlerin muhafazası arkeolojik eserlerinkinden farklıdır. Hemen topraktan çıkarılmaz. Neme doymuş olması gerekir. İyi korunmazsa 20-30 senede bozulur tabletler. Türkiye’deki müzelerde uzmana zimmetleniyor eserler. Eksilirse maaşınızdan kesiliyor. Türkiye’de hükümet sizi peşinen hırsız kabul ediyor. Amerika’da kilise ve enstitülere verilmiş tabletler, çantaya koyup götürebiliyor ve istediği gibi çalışabiliyorlar. Bizde bir odadan bir odaya geçerken bile tutanak tutulur. Bir fotoğraf çekimi için Ankara’ya sorarız. Aslında uzmana mesuliyetini ver, orayı yönetsin. Arşivlerin korunması, haftada bir havalandırılması lazım. Küçük tabletler suyunu çok çabuk kaybeder. Pişirilmiş dahi olsa nem oranına çok dikkat etmek gerekir.
Sizden sonra bu çalışmaların devam etmesi için yetiştirdiğiniz birileri var mı? Yeni öğreneceklere tavsiyeleriniz neler?
Birkaç kişiye öğretmeye çalıştım ama sanıyorlar ki bu çivi yazısı 1-2 gün içinde öğrenilir. Bir kere önce modern dilleri bilecekler, 600-700 çivi yazısı işareti öğrenecekler. Bu iş sevmeyle olur. Korkarsanız yapamazsanız. Bu işe başlayanlar çabuk yılıyorlar. Peşimizden gelmek için arayı çok açmamak lazım. Çünkü ara çok açık olunca sizi kaybedebilirler. Nereden gittiğinizi bilemezler. Çöldeki gibi çok yakın takip etmek lazım ki izler kaybolmasın, biraz adımlarını sıklaştırarak size yetişebilsin. İnsan kendisi istemezse sizin gayretinizle başkasına hiçbir şey yaptıramazsınız. Ankara’da dört beş profesör var, Kültepe tabletlerini çalışıyorlar ama hiçbir öğrenci yetiştirmiyorlar.
İki güzellik bir arada
Ya üçüde olmasaydı
Mehmet Akif Ersoy'dan
Gezi Parkı
Ne Denilebilir!...
Gezi
Günün Fıkrası
1960'lı yıllar,Elazığ Akıl Hastanesinden her nasılsa 423 akıl hastası kaçar ve Elazığ'ın cadde ve sokaklarına dağılır.
O zamanın ünlü doktoru Mutemet Tazıcı hastanenin başhekimidir. 'Doktor bey,ne yapalım?' diye akıl danışırlar.
Mutemet Bey personeline;'Bana bir düdük verin ve arkama yapışarak gelin!'der.
Doktor önde birkaç personeli arkasında düt düt diye trencilik oynayarak Elazığ'ı dolaşırlar. Bütün deliler bu kuyruğa girip vagon olurlar. Hastaneye geldiklerinde sayı 612 kişidir...
Avukat 1
Zenginin biri ölümüne yakın, biri doktor, biri papaz, diğeri avukat olan üç yakın arkadaşını yanına çağırarak bir ricada bulunmuş.
- 300 bin dolar kadar bir tasarrufum var, bunu yanımda öteki dünyaya götürmek istiyorum. Ama kimseye de güvenemiyorum. Şimdi size 100'er bin dolar vereceğim. Bu paraları ne olur ben gömülürken kefenimin iç cebine koyuverin...
Adam ölmüş ve üç arkadaşı verdikleri sözü yerine getirmişler. Bir süre sonra doktor vicdan azabına yakalanmış. Diğer iki arkadaşını çağırarak onlara itirafta bulunmuş
- Hastanenin çok acil ihtiyacı vardı onun için 100 bin doların 20 bin dolarını hastaneye sarf ettim, kefene 80 bin koydum.
Papaz utana sıkıla mırıldanmış.
- Maalesef ben de aynı günahı işledim paranın yarısını kilisenin inşaatına ayırdım. Kefenin cebine 50 bin dolar koydum.
Avukat gülümsemiş.
- Ben sözümü aynen yerine getirdim, kefenin cebine 100 bin dolarlık çek koydum.
Avukat 2
George ve Harry balonda Atlantik Okyanusu’nu geçmektedirler. George Harry'ye döner ve “Biraz alçalıp nerede olduğumuzu anlayalım” der. Harry sıcak gazı biraz kısar ve balon alçalmaya başlar. George "Hala nerede olduğumuzu anlayamadım biraz daha alçalalım ve şu aşağıdaki adama soralım" der. Harry adama bağırır:
"Hey bayım nerede olduğumuzu söyleyebilir misiniz lütfen. "
Adam geri bağırır: "Bir balondasınız ve 100 metre yukardasınız"
George Harry'ye döner ve "Bu adam bir avukat" der.
Şaşırır Harry, "Nasıl anladın?" der.
"Çünkü" der George "Verdiği bilgi %100 doğru, fakat faydasız".
Avukat 3
Önemli bir iş için mülakat yapılacakmış. Bir matematikçi, bir fizikçi ve bir de avukat başvurmuş. Önce matematikçiyi içeriye almışlar ve bir masaya oturtup, sormuşlar:
“İki kere iki kaç eder?”
Matematikçi bir süre düşünmüş, önüne kâğıt kalemi almış, 10-15 sayfa doldurduktan sonra demiş ki: ''Eminim ki dört eder.''
Sonra fizikçiye aynı soruyu sormuşlar. Fizikçi de önce düşünmüş, sonra bir deney düzeneği kurmuş, sağa sola toplar fırlatmış. Yarım saat sonra : ''Yaptığım deneylere göre 3,9 ama 0,2'lik bir hata payı olabilir.'' demiş
En son avukatı almışlar içeri, sormuşlar soruyu. Avukat hiç düşünmeden etrafına sinsi sinsi bakmış ve sormuş:
''Kaç olmasını istersiniz?''
Avukat 4
Ceza davalarına bakan avukat bir arkadaşım anlatmıştı:
Yoksul bir babanın oğlu şoförlük yaparken ölümlü bir kazaya neden olmuş. Olayda tam kusurlu. Şoförün babası avukata başvurarak hukuki yardım istiyor. Arkadaşım adamın yoksulluğuna bakarak hiçbir ücret talep etmeksizin davayı takip ediyor.
Ancak bütün deliller aleyhte. Yapılacak bir şey yok. Şoförün mahkûmiyetine karar veriliyor.
Şoförün babası büroya gelerek yakınıyor.
“Yoksulluğun gözü kör olsun. Paramız olsa da iyi bir avukat tutsaydık bunlar başımıza gelmezdi.''
Avukat 5
Hayırsever vakıflardan birindeki çalışanlar şehrin en başarılı avukatından henüz herhangi bir bağış almamış olduklarını fark ettiler. Bağış toplama görevindeki kişi avukatı bağışta bulunması için ikna etmeye çalışıyordu:
“Araştırmalarımıza göre yıllık geliriniz en az 500.000 $. Ancak bugüne kadar hiç bir hayır işine bir kuruş bağışta bulunmamışsınız. O paranın bir kısmını bir şekilde topluma iade etmek istemez miydiniz?”
Avukat açtı ağzını:
“Önce, araştırmalarınız annemin uzun bir hastalıktan sonra ölmek üzere olduğunu ve hastane masraflarının onun yıllık gelirinin bir kaç kat üstünde olduğunu da gösterdi mi? Sonra, kardeşimin malul bir gazi, kör ve tekerlekli iskemleye mahkûm olduğunu? Ya da kız kardeşimin kocasının bir trafik kazasında öldüğünü ve onu üç çocuğuyla beş parasız bıraktığını?”
Görevli yerin dibine geçmişti.
Sadece:
“Hayır, hiç bir bilgim yoktu...” diye mırıldanabildi.
Avukat onun sözünü keserek devam etti:
“Pekâlâ, ben onlara zerre kadar para vermezken, size niçin vereyim?”
Günün Sözü
İnsanım,insana özgü hiç bir şey bana yabancı değildir.
Şişli Merkez Mh,Esen Sk Saruhan İşhanında
Sinema Tarihinin Zaman Tüneli
Sinema Tarihinin Zaman Tüneli
Hayatımızdan sessiz sedasız çekilmişler
Sinema Tarihinin Zaman Tüneli
Siyah Beyaz Hayatımızdan Renkliye...
Sinema Tarihinden Siyah ve Beyazlıklar
Zamanın belleği var








