23 Ağustos 2018 Perşembe

Ah Şu Sonuç Odaklılık: Her şeyin tek bir sonucu yoktur.








Öncelikle şunu belirtmek ve altını kalın çizgilerle çizmek isterim. Amacım ofisler ve brokerları salt eleştirmeye yönelik değil. Burada insan kaynaklarının nasıl hovardaca heba edildiği, kapasitenin, potansiyelin kullanılmadan, verim alınmadan atıl hale, yani çöpe dönüştürülmesiyle ilgili. Hala buna rağmen olayı kişiselleştirme gayretinde olanlar olacak olursa artık ona söyleyecek sözüm yok. 
Kimseyi de ne hedef ne de ima ediyorum. Amacım durum tespiti yapmak, röntgenini çekmek. bundan birileri ne şekilde yararlanmak isterse...

Emlak ofisleri de Türkiye'nin iktisadi, sosyal ve siyasi, hukuksal kültürel yapısından bağımsız değillerdir. Bu nedenle onlara da çok haksızlık etmiş olmayalım. 
Türkiye'de sermaye birikimi gibi bilgi birikimi de oldukça zayıf. Her ikisinde de dışarıya bağımlılık ve bağımlılık ötesinde bir hayranlık var. Dışarıdan gelen her şeyi seviyoruz ama yalnız Sibirya'dan gelen soğuğu ve çölden gelen çamurlu sarı yağmuru sevmiyoruz galiba. 
Neden seviyoruz? Çünkü yabancıya, yabancı markalara güveniyoruz. Çünkü marka demek kalite demek, tüketiciyi aldatmamak demek.
Peki biz neden güven konusunda bu kadar dibe vurmuşuz? Nedeni ortada! O kadar çok yalan konuşuyoruz, o kadar çok hile yapıyoruz, entrika çeviriyoruz ki kimsenin kimseye güveni kalmıyor. 
'Yalandan kim ölmüş' diyoruz? Sizce bunun cevabı yok mu?
Yalandan Güven ölür, vicdan ölür, insanlık ölür. Önce çürür, sonra ölür. Güven kazanmak mı zor, yalan söylemek mi?
Bosch 'İnsanların güvenini kaybetmektense para kaybetmeyi tercih ederim' diye boşuna söylememiş. Yalanın şiddet ve büyüklüğü kadar güven kazanmak için 2 kat daha fazla çaba harcamıyor, kendimizi paralamıyor muyuz?  Öte yandan bu kadarıyla kalsa iyi. Bir de gemisini yürüten kaptandır, deyip her türlü ahlaksızlığı yapanları onaylıyoruz, yetmiyor göklere çıkarıyoruz.
Konumuza dönelim.

Nasıl kazanıyoruz, nasıl harcıyoruz?
Sermaye birikimi hangi yolla yapılmaktadır? Zor yoluyla mı(üretim dışı yollar-zor yoluyla-yalan, hile, entrika, dolandırma), iktisadi üretim yoluyla mı? Bu çok önemlidir. Neden?
Alıcı satıcı açısından önemli olduğu kadar ki alıcı satıcı bir yeri almak istediği sermayeyi nasıl biriktirip tasarruf ettmişse o şekilde de gözden çıkarmak ya da çıkarmamak, karar alma süreçlerini etkilemektedir, bu aynı zamanda bir ticari kuruluşun işletme sermayesi ve yapısı açısından da geçerlidir.

Ofis sahibinin sermayesi açısından da bu böyledir.
Üretim dışı sermaye için genelde 'Haydan gelen huya gider' anlamında bir söz kullanırız. Arkası üretime dayanmadığı için köksüz bir ot gibidir, bir atımlık barutu vardır. Sürekliliği yoktur. Batınca tam batar. Sürekli ensesinde şiddetli bir baskı hisseder. Bu baskıyı ofis içi çalışanlara hissettirir. Dolayısıyla sonun başlangıcına doğru olan süreci tetikleyen moral ve motivasyon bozulur, içten içe ofisi kemirir. Ofiste özgüven kaybına neden olur. Bu zayıf ve köksüz yapı maalesef yüzlerce ofisin sorunudur. Özellikle ekonomik dalgalanmalarda şoklara dayanıksız yapısıyla sarsılır ve sonrası malum, kepenk indirir.

Konuya girmeden önce şunu belirtmek isterim. Konunun içeriği nedeniyle tartışmaya açık; taraf olanlar olabileceği gibi karşı çıkanlar da olacaktır. 
Bir kere her ofis bağımsız iktisadi bir kuruluştur. Ve piyasaya tabi olan her kurum da bu çerçevede hareket eder. Kar etmek! İşte işin özü, esası bu olunca ticaretin acımasız kanunlarına tabidir.

Kaygım insan kaynaklarının nasıl hoyratça, nobranca, hesapsızca heba ve ziyan edilidiğiyle ilgilidir. Amacım kimseyi hedef tahtasına koymak, kırıp dökmek değil. Bu yazı yüzlerce kişi ile görüşmemin ve izlenimlerimin sonucudur.

Bugün ekonomik yönden zayıf ve güçsüz ofislerin (kimi güçlü olanlar da dahil) ya da brokerların sıkça başvurduğu olumsuz bir tavır vardır: Sonuç Odaklılık!
Bu Sonuç Odaklılık hem ofis hem de gayrimenkul danışmanı nezdinde bir yıkıma yol açmaktadır.  

Her şeyin tek bir sonucu yoktur. 
Yemeği pişirirsiniz, masadaki beşinin damak tadı farklı diye bu yemek kötü değildir. Bu yemeğin bir fikri hazırlık bir de emek açısından bir değeri vardır. Ymek kötü, diye damgayı yapıştıramazsınız!
Olanaklar, yemek bilgisi, yapanaın tecrübesi, el becerisi ile sınırlıdır.
Bir Gayrimenkul Danışmanı açısından önemi nedir?
Çalışmış çabalamış, yetkili portföy almış, pazarlamış, onlarca yer göstermiş ama satış kapamayı yapamamış! Sonuç sıfır mı?

Gayrimenkul Danışmanı aylarca bütün çabasına karşı işlem yapamayabilir. Ama bunun yanında portföy alır, yer gösterir, sunum yapar, fiyatı da doğru fiyat olabilir ama gayrimenkulün gerek kozmetiği gerek mekansal-fiziksel-lokasyon konforu birlikte ya da ayrı ayrı bu çabaları desteklemiyorsa, uzmanlık sahasının verili olup olmayışı, arz ve talebin dengesiz ya da talep daralması gibi gibi bir çok faktörlerle Gayrimenkul Danışmanının kapasite kullanımını zorluyorsa ki özellikle Ticari Gayrimenkul Danışmanlarının sinirler gerilmeye başlar.
'Sonuç, sonuç! Sonuç istiyorum! Diye bağıran brokerın kibirli sesi ofiste yankılanır. Aslında güçsüzlüklerini, çaresizliklerini haykırmaktadırlar.

'Ben sonuca bakarım, ne yaptığına değil!

Böyle bir suçlama ile karşı karşıya kalan Gayrimenkul Danışmanı kendini suçlamaya başlar. Bu andan itibaren olan olur ve Gayrimenkul Danışmanı çözülmeye, bozulmaya ve dağılmaya başlar. 
Çünkü Sonuç Odaklılıkta sonuç önemlidir.  Sonuç(satış) varsa sen varsın yoksa sen de yoksun. Oysa Gayrimenkul Danışmanı insandır. Önce insan olduğu, makine olmadığının ayırdına varılması, ona yatırım(fastfood tarzı, kopyala yapıştır bir eğitim değil)) yapılması gerekir. Gayrimenkul Danışmanın verdiği emek, çaba ve uğraş yok sayılır. Bu sinsi bir hastalık olarak gelişir. Bu ise tam bir felakettir. Gayrimenkul Danışmanının özgüvenini yerle bir eder. İçten içe bir öfke kabarması yaşar. 'Söylenen her şeyi yapıyorum ama olmuyor? Daha ne yapayım?' diye cevap verir.
O zaman Broker şu ünlü Broker Mottosunu yüksek sesle haykırır.
'Demek ki bir şeyi eksik yapıyorsunuz?' 
Broker gizli bir dille aslında şöyle der: Bu bireysel iş. İşlem yapamıyorsan sen suçlusun!

Japon Sabır Ağacı bambunun tohumu beş yıl sabırla sulanır, beşinci yıl sonunda tohum filizlenir. Bir senede 27 metre uzunluğa erişir.
İşlerine geldiğinde bu işin sabır işi olduğunu söylerler, işlerine geldiğinde(Parasal sıkışıklığı varsa) bu sefer brokerlar yüksek sesle 'Göle su gelene kadar kurbağanın canı çıkar' derler.

Her şeyin tek bir sonucu yoktur. 
Bu sefer satış kapamayı yapamadıysa yetki almıştır, pazarlama yapmıştır, müşteri ilişkilerini geliştirmiştir. Bir dahasına eksikliklerinden ders alacaktır.
Satış kapamayı yapamamışsa Sen Ofis olarak ne katkı yaptın? Bu sorunun cevabını verecek ofis sayısı çok azdır.

Ofisin dayanma gücü Gayrimenkul Danışmanının da dayanma gücüdür.

Maddi ve manevi açıdan güçsüz, sosyalleşemeyen, kişisel gelişimine önem vermeyen, hayatında okuduğu kitap sayısı biri-ikiyi geçmeyen brokerlar 'Biz Hatice'ye değil Neticeye bakarız' demektedirler. Entellektüel birikimleri olmadığı gibi olaylara entellektüel bir lens ile de bakamazlar. Bakış açıları sığ ve ezberden ibarettir. Çünkü onların ay sonu ödeyecek, hatta üst üste binmiş faturaları, ödenmemiş royality bedelleri, elektrik telefon su faturaları vardır. Bunlar hep Sonuç Odaklı oldukları için yaşadıkları sonuçlardır. Kendilerinden başka kimseyi beğenmeyen, aidiyet duygusu yaratmayan, burunlarından kıl aldırmayan, Gayrimenkul Danışmanları olmadan da bu işi yapacaklarını düşünen tiplerdir. Çok iddiacıdırlar. Hele hiç vizyoner değildirler. İzole ve tecrit içindedirler. Geçmişte, akarın bol olduğu, herkesin testiyi doldurduğu dönemlerde edindikleri eski müşterilerle yetinirler. 
'Bakın biz iş yapıyoruz. Yapan nasıl yapıyor'derler?
 Broker gizli bir dille aslında şöyle der: Bu bireysel iş. Yeteneksizsin kardeşim, bunu kabul et, sen suçlusun!
Gayrimenkul Danışmanı da şöyle demek ister: J'accuse! Suçluyorum! İtham ediyorum!

'Düş önüme, nasıl yapılacağını göster' denildiğinde ise karizmalarının çizileceğinden korkarlar? Ya başarısız olurlarsa! O zaman halleri nice olur! Çünkü bu işler eski yöntemlerle eski alışkanlıklarla sürdürülemeyecek kadar zor hale gelmektedir. Hatır gönül işi kalmamış, iş sabır ve emekle, donanımla kotarılacak hale gelmiştir. Bazen bunlar bile yetmemektedir. 
Oysa bu Sonuç Odaklılık insanın kendisine, işine olan inancını, özsaygısını, özgüvenini yitirmesine sebep olacak kadar yıkıcı sonuçlar doğurur.
Elifi görse mertek sanan brokerlar Gayrimenkul Danışmanı susuyor, itiraz etmiyor, diye haklı olduklarını düşünürler. 

22 Ağustos 2018 Çarşamba

Eleştiriden tasfiyeyi mi anlıyoruz?







Eleştiri bir kişinin, bir eserin, bir olayın, bir fikrin, bir toplumun, bir konunun, işin, uygulamanın, pratiğin olumlu ya da olumsuz, eksik ya da yanlış yanlarını ortaya çıkarmak, incelemek, değerlendirmeye tabi tutmaktır. Olumsuz yanları ilr ikinici bir yanlışa, olumsuzluğa meydan vermemek üzere ders alınmasını sağlamak aynı zamanda  iken; 

diğer yandan olumlu yapıldığında kişinin, eser sahibinin, fikrin, konunun, işin sahibini cesaretlendirmek, olayın bütününden alınacak tadı, hazzı, zevki  artırmak, rafine etmek, çıtayı yükseltmesini sağlayarak daha iyisini daha güzelini yapmak, motive etmek, onurlandırmak, yüceltmektir.

Eleştiri adına yapılması gerekeni yıkıcı düzeyde yapmaktayız. İnsanı kavgada bile söylenmeyecek en son sözü söyleyerel rencide etmek veya eleştiriye konu olan ne varsa yerle bir etmek, o işten el çekmesine, uzaklaşmasına, bir daha yapmamak üzere cesaretinin kırılmasına neden oluyoruz. Bu öyle ki kişinin bağışıklık sisteminin çökmesine neden olur.

Eleştiri daha çok suçlama şeklinde kendini göstermektedir. Suçlamanın muhatabı olmadığı içinde tam bir infaz gerçekleşmektedir. Siz, siz olun suçlamaya maruz kalan tarafı, muhatabı dinlemeden, her iki tarafı dinlemeden asla birinin kötü niyetinin kurbanı olmayın. Çok güvendiğiniz, inandığınız bile olsa.

Eğer bir de eleştiri sürekli yapılıyorsa artık bunun yıkıcılığını, aşağılanmayı varın siz düşünün. Dönüp bu kişiden olumlu bir şey beklemek çok ama çok zordur. Kişi çok yetenekli, çok meziyetli, erdemli, çok değerli olduğu halde kenara çekilir, kendinde yeni bir cesaret göremez. Körlenir, erir, kaybolur gider. Suçlayan otorite olur, suçlananın özgüvenini yıkar, zayıflatır, susturur, etkisizleştirirler.  
En pespaye, en niteliksiz, rezil rüsva birinin dürüst, kibar, erdemli, nitelikli insanları nasıl bir kıyıcılıkla eleştirdiğine tanık olmuyor muyuz?
Bu tür insanlar daha kaba, daha haşin, sert, nobran, 'koydun mu oturtacaksın' tipinde siyasilerden hoşlanmalarının nedeni fikren ve kültür bakımından gelişmemişliklerinde yatmıyor mu?
Nitelikli insanları daha etkili görevlere aday olmaktan alıkoyan neden de bu değil mi? Harcanma, ayak kaydırma korkusu değil mi?
Bunu bilenler sürekli eksik, hata, yanlış bulma hastalığına kapılırlar. Suçlanan gözünde büyür, önemli kişi haline gelirler. Eleştiren her zaman üsttedir. Üstünlüğü ele geçirir. Haklı ya da haksız olmak önemli değilidir.  Sorun algı sorunudur. Yalana inanan insanlar gerçeğe inanan insanlardan her zaman misli misli fazladır. Okumayan, cahil insanların belgelere bile inanmadığı bir dönemden geçiyoruz. Yapılan araştırmalar doğruysa insanların en az yüzde 70'i bir fikri daha ilk anda reddetmektedirler. İtirazları hazır, muhalif bir tavır almaktadırlar. Kimisi en küçük bir kusur bulmakta uzman ve mahirdir. Özellikle zayıf olanları kıyasıya eleştirirken haksız da olsa otoriteyi yaptıkları konusunda eleştirmeyi çoğu zaman aklımızdan geçirmeyiz.


Bir de özeleştiri var. Bu kendimize yönelik eleştiridir. Bu eleştiri türü insanın gelişkinliği, eğitimin kalitesi, çevrenin olumlu desteği yanında kişinin bazı özelliklerinin katkısıyla olumlu yönde seyredebilir. Özeleştirinin bir erdem halini alması, insana olgunluk veren bir nitelik kazandırması iletişim vazgeçilmezidir.

Biz iki şeyi asla sevmeyiz. Birincisi olumlu eleştiri yapmayı ikincisi de özeleştiriyi aklımızın ucundan geçirmeyiz.

İş kendini eleştirmeye gelince 'Herkesin duvarı kendisidir' sözü yerden göğe kadar haklıdır.  Çünkü kendimiz aslında göründüğümüzden daha küçük, daha kaprisli, daha cüce, daha önemsiz, daha niteliksizizdir. Ama hasbelkader, kayırma ve tarafgirlikle makam mevki sahibi olmuş, iltimasla, torpille bir yerlerde tutunmayı başarmış isek; artık kibirle, her şeyi bilen havasına bürünerek, itbarsızlaştırmayı, değersizleştirmeyi, bertaraf etmeyi de öğrenmişiz demektir.

20 Ağustos 2018 Pazartesi

40 metrekare mutluluk!







Hatırımda ayrıntısı kalmamış, yıllar önce okumuştum, ama hangi ülke olduğunu hatırlamıyorum. İşçiler için modern çok katlı binalar, konutlar yapılmış, dışarıdan bakılınca çok güzel ama işçiler içine oturduklarında bir çok nedenden dolayı mutlu olamamışlar. 
Bu bana kentsel dönüşüm operasyonlarına uğrayan mutsuz insanları hatırlattı. 

Geçenlerde Eyüp Topçular Mahallesi’nde gayrimenkul araştırması nedeniyle gezinirken geniş, ferah, her iki tarafı boydan boya yeşil ve ağaçlar içinde, 2-3 katlı evlerin olduğu şirin sokaklara daldım. Kent merkezinde hayretle böyle bir yer olduğunu, talan edilmediğini gördüm. 1960 yılında Sümer Fabrikası işçileri için yapılmış, 40 m2 ‘konserve kutusu’ gibi evler… Peki bu 40 metrekarelik evlerde bir işçi ailesinin mutlu olması mümkün mü? 

   Yaşlı anneleri hala bu evlerden birinde oturan ama kendileri Etiler’de yaşayan kızlarından dinleyelim:

’Biz burada doğup büyüdük. Hepsi hepsi 40 m2 bir yerde, bir yatak odası, bir salon, daracık bir mutfağı olan yerde yaşadık. Her yer yemyeşil. Bahçemizde ağaçlar var. Her taraf mis gibi kokuyor. Komşularımız çok iyi. Herkes birbirini tanıyor. Acayip bir dayanışma var. Evimiz küçük ama mutluyduk. Şimdi insanları ruhsuz binalara hapsedip esir ediyorlar. 
İşin özü mutlu olmakta! 40 metrekarelik bir evde yaşamak değil!
Biz de 40 metrekarelik işçi evlerinde yaşadık, dolayısıyla onları çok iyi anlıyorum.




13 Haziran 2015

Hırsızlar günah çıkarmak için nereye giderler?




Hırsızlık dünyanın en eski mesleğidir ama yolsuzluk yapana hırsız denilemeyeceğini Hayrettin Karaman'dan öğrenmiş bulunuyoruz. Yolsuzluk yapanların içi rahat etsin.
Hırsızlığın haberli veya habersiz olması, gönüllü ya da gönülsüz, kalemli ya da kalemsiz, zorunlu ya da isteyerek olması nitelğini, özünü değiştirmez.
Üretileni paylaşmadaki bir haksızlığın, hukuksuzluğun eseridir.
Hırsızlık aynı zamanda bir illüzyon sanatıdır. 

Birazdan gerçek bir kara mizah örneği ile karşılaşacaksınız.

Heredot’un bize bildirdiğine göre antik çağlarda bazı kabilelerde hırsızlık, çalmak ayıp değil yakalanmak ayıp idi. Yakalanana en ağır ceza veriliyordu. Günümüzde bu gelenek daha bir modernleşerek hırsızlığı zenginler kalem ve yasa yoluyla yapınca suç olmaktan çıkmış, bununla beraber yoksullar ve bunu haber yapanlar suçlu olarak yargılanır olmuşlardır.

Hırsıza hırsız demek suç!  
Neden?
İkna teorilerine göre; güzel, yakışıklı, zengin, güçlü veya bunlardan daha fazlasını temsil edenler suç işlediklerinde biz onları bir şekilde temize çıkarma mekaniğimiz harekete geçiyor. Onları ‘iyi’ olarak kabul etme eğiliminde oluyoruz. İnternette bu örneklere sıkça rastlayabilirsiniz.


Zengin güçlü olduğu için 'güç ve kudret' sahibinin varlığı nedeniyle hırsızlığına toz konduramayız ama yoksul, fakir, eğitimsiz, toplumun zayıf ve çaresiz kesimlerini temsil edenler aynı suçu işlediğinde öfkemiz kabarır, ‘Vurun kahpeye!’ diye hiddetleniriz ve an acımasız yargılamalarla mahkum edip cezalandırmak isteriz. Toplumun bir kesimi zayıfları ezmek, onları ayakları altında ezilecek bir kene gibi görme, işkence duygusu besleme sadizmi var. Linç kültürüne sahibiz. Zayıf olanı kıstırdık mı üzerine çullanır, yaşam hakkı tanımayız.


Bu olay bizim sokağımızda oldu.
Komşu kadın sabah erken saatlerde kocasını işe yolcu ettikten sonra balkona çıktığında karşı balkondan aşağı sarkan halıyı çekip götürmeye çalışan bir hırsızı görür. 
-Sen ne yapıyorsun?
-Sana ne? Senin mi?
Komşu ‘Hırsız var’ diye bağırınca kadına küfür eder.
-Ekmeğimle oynuyorsun! Der. Neticede hırsız tehditkar bir baş sallamayla gözden kaybolur.

Görüldüğü üzere hırsız yaptığının o kadar meşru olduğuna inanmıştır ki, bunu ekmek parası, ekmek davası için yaptığını ve suç olmadığını kanıksamıştır. Vicdanında suç olmaktan çıkarmıştır. Ona göre fiili durum önemlidir ve bu fiili durumla örtüşmeyen yasalar ‘Yok hükmündedir’ Ona göre hayatın gerçeği budur. 

Gelelim asıl kara mizah başka bir gerçek olaya… Şimdi sıkı durun!

Elli yaşlarında gözüken gayet düzgün, konuşması ve hali ile kuşku uyandırmayan bir adam notere gelir. Numara alıp sıraya geçer. Sırası gelince serviste çalışan bir memura yaklaşır.
-Buyurun, sizin işleminiz nedir?
-Efendim ben suçumu itiraf edeceğim, diye konuşmaya başlar. Vaktiyle bir maça gitmiştim. Stadda yanımda oturan birinin cebinden Audi marka arabasının anahtarını aldım. Daha sonra otoparka inerek arabasını çalıp kaçtım. Bir süre sonra arabayı başka birine sattım. Sattığım adam da bunun çalıntı olduğunu biliyordu. Ben bundan vicdanen rahatsız oldum. Pişmanım! Bir pişmanlık dilekçesi vereceğim. Allah bunu bilsin istiyorum.
-Biz bunu ne yapacağız, yazıp Allaha mı göndereceğiz? Adresini bilmiyoruz ki? Diye şaşkınlıkla sordu.
Nasıl olur, falan filan derken tartışmayı gören noter işe dahil olur.
-Beyefendi, biz bunun için bir şey yapamayız. Burası günah çıkarma kurumu değil. Tamam… Pişman olmuş, nadamet getirmişsiniz. Bunun içinde bir hukuksal kurum aramış, bize gelmişsiniz ama biz doğru adres değiliz. Bunun için ya karakola ya mahkemeye gideceksiniz.

Sizin de bu hırsıza söyleyecek bir sözünüz var mı?

21 Nisan 2015

Diplomasinin dili olarak çiçek











Bir çiçek bir fikirdir. Bu diplomasi de daha anlam kazanır. 
Peki çiçek ile konunun ne ilgisi var?
Diplomasi dolaylılık, nezaket ve şekil üzerine kuruludur. En zor konuları öyle bir zarif dille, öyle bir şekle sokarak anlatırsınız ki karşınızdaki sizin ne demek istediğiniz anlar.

 'Bugün de boş geçmedi' mottosu Sayın Sevgi Hançer'e aittir.

Tabiat boşluğu affetmez. Yerini dolduracak mutlaka bir şey bulur. Aslında bu toplumsal yaşam için de böyledir. 'Boşluktan puştluk doğar' argo kültürü ve avam tabiriyle belki durumu izah etmek açısından bu kadar isabetli olabilir.

Hançer denince aklıma bir tanıdığın takma adı geliyor. Herkesinin 'Hançer' dediği, gerçek adını bilmediğim kişidir. 
Kimine göre; hançer kınında durmalı, kimine göre; 'İnsan; bir kere yaralandı mı, çiçeğin gölgesini bile hançer zanneder'miş, kimine göre; 'Sende mi Brütüs?', kimine göre; 'O iyi bir arkadaş, seni önden hançerliyor', kimine göre; meyve veren ağaç taşlanır, kimine göre; 'sapla kalbime hançerini ama fazla derinlere inme çünkü orada sen varsın' denilebilir. Kim ne derse desin ama beni daha çok yapılan şey, reel olan ilgilendiriyor. 

Bir gün Bomonti'deki Emlak ofisine geldiğimde yeni ve üzeride bir etiket olan çiçek dikkatimi çekti. Etikette 'Sevgi Hançer' ismi dikkatimi çekti.
Şiir diliyle tasvir etmek, betimlemek gerekirse;

'Bir çiçek duruyordu, orda, bir yerde, 
Bir yanlışı düzeltircesine açmış; 
Gelmiş ta ağzımın kenarında 
Konuşur durur.' 

Şu an ki durumu Cemal Süreyya'nın şiiri bu kadar mı isabetli anlatırdı?
Bir yanlışı düzeltmek için. Bir danışman transferi nedeniyle oluşan gerginliğe karşı;

Hayatıma bir son vermek istersen,
Hançere gerek yok gözlerin var ya
Eğer ki kalbimden vurmak istersen,
Kurşuna gerek yok sözlerin var ya


Kurşuna, hançere gerek yok, çiçekler var! Çiçeklerin bir fikirle ilişkilendirilmesi çok eskiye dayanır. Tabi 'kadın kadındır, çiçek babandır' feminist yaklaşımını bir kenara bırakır, tekrar çiçeğin sevgi ve hançer ilişkisine döner, çiçek diliyle özetlersek, yazımıza konu olan çiçeğin;

'Ben sevgiyi kır çiçeği gibi elimde değil, hançer gibi yüreğimde taşırım!' diyen bir ifadesi de olabilir. Bu edebi yaklaşım iltifat görebilir.

Edebiyatta ve sanatta sevgiye dair söylenecek çok şeyi olanlar;
'Denize Hançer Düştü, hançerin sapı, Gül ve Hançer, Düş Hançeri, Nişan Hançer, Kırık Hançer, Bir hançer gibi çeksen de sevgini' gibi
sevimli, hoşa giden, edebi sözlerle anlatılan eserlere az çok şiirdeki kadar aşinayızıdır.

Sevenler gece ölür:
'sorma ya
hele de karşılıksız sevgi hançer gibi saplanır yüreğine'

Dedikten sonra...

Dikkatimi çeken çiçeğin sahibini sorduğumda çiçeği Sevgi Hançer'in gönderdiğini söylediler. Bir transfer nedeniyle tıkanan iletişim kanalını açık tutmak adına diplomatik bir tavır diyebileceğim, belki de diplomasinin, nezaketin bir örneği olarak alkışlayacağım bir çiçek gönderilmişti. Sonucun olumsuz olması mümkün mü?

Belki bir çiçekle yaz gelmez, diyenler olacaktır ama bir çiçeğin en katı insanları bile bir muma çevirebileceğini, zaman zaman Cemal Süreyya'nın dediği gibi  'bir yanlışı düzeltmek' için olabileceğini akılda tutmak gerekir.

'Yumuşak, sertten güçlüdür; su kayadan güçlü; sevgi, zorbalıktan güçlüdür.' demiş İsviçreli şair Hermann Hesse. 

Sevgi Hançer... Yumuşak ama sert...

Sevgi ile Hançer sözcüğü nasıl yan yana geliyor derseniz, şiirde ve gerçek hayatta; çiçek sevgi ile dile gelirken sanırım hançer sözcüğü de 'Bir çiçekle ne demek istediğimi anlatabiliyor muyum?' da ifadesinde anlamını bulan diplomasi bir dili.

Bazen Hüsnü Arkan dediği gibi de olabilir.

'Bir çiçek büyütmüşüz, saksıya sığmaz
Ne sevmekten korkmak ne zulümden korkmak 
Bize yakışmaz'


Hoşçakalın, çiçek kalın, Sevgi'yle kalın!






19 Ağustos 2018 Pazar

Sen Gayrimenkul Danışmanı Doğru Yerde misin?





“Bulunduğun yer seni memnun etmiyorsa, yerini değiştir. Ağaç değilsin.” Jim Rohn




Kurumsal gayrimenkul ofislerindeki Gayrimenkul Danışmanlarının, müzmin, kronik bir trajedisi var. 
Gayrimenkul Danışmanlığına karar verdiklerinde nerede çalışacakları konusunda pek emin değillerdir. Genellikle eş, dost tavsiyesi, onların yönlendirmeleriyle biraz da tesadüflere bağlı olarak, bazen tabelanın renkleri hoşuna giderek seçim ve tercih yaparlar.

Bu doğru bir tercih midir? Kesinlikle yanlıştır.  

Sorunlu olmasına karşın bir broker (ofis sahibi) karşısına oturduğunuzda onlar da kendi kriterlerini ortaya koyarak bir test yaparlar. 

'Bize katıl sen kazan. X Gayrimenkul Danışmanı bu kadar kazandı. Sen de kazanabilirsin!'
İkonik kişileri örnek göstererek ballandıra ballandıra anlatırlar. 'Onlar yapıyorsa siz neden yapmayasınız!'
Bir de bu başarı için 27 aylık bir sürece ihtiyaç olduğunu söylerler. Doğrudur.
'Öğrenmek için zaman gerekir, sabır gerekir, ustaları izlemek gerekir. Dünya hızlandıkça zaman kısalabilir, ama öğrenmenin esası değişmez.'

İşe alma şekli doğrudur, yanlıştır, isabetlidir, değildir ama konu bu değil. Gayrimenkul Danışman adayı ofis hakkında hemen hemen hiç bir soru sormaz. 
Kaç yıllık ofissiniz? Ne gibi başarılarınız var? Çalışma sahanızda ne kadar tanınıyor, biliniyorsunuz? Gelmişinden geçmişinden mali yapısına, çalışma tarzına, şoklara, krizlere dayanıklılığına, esnekliğine, sürekliliğine, kabuk değiştirme yeteneğine kadar bir çok soru sorulması gerekir. Fakat bazen bilmemekten bazen de işe girme heyecanıyla sorulmaz, sorulamaz. 

İlk yanlış adım böylece atılmış olur. Sen Gayrimenkul Danışmanı bu seçimi yaparken doğru mu yaptın? Bu soruya 'evet' yanıtı verebilir misin? Bir çok Gayrimenkul Danışmanı hem ofisini hem brokerını sevdiğini söylerler. Bu duygu bazen gerçeği ifade etse de çoğunlukla samimi değildir. Bir süre sonra bu danışmanın sirkülasyon rüzgarına kapıldığını görürsünüz.

İkinci sırada ise bu seçimin en vahimi gelir?

Uzmanlık alanı ve uzmanlık bölgesi seçimidir. Bu iki konuya ayrı ayrı değinmekte fayda var.
İşe başladıklarından bir kaç ay sonra anlatılan şehir efsanelerinden, mesleğin ikonik danışmalarının hikayelerinden etkilenirler.  Bunların geçmişte yaptıkları işlerden etkilenenler işe yanlış yerden yanlış adımla başlarlar. Konutta karşılaştıkları zorluk ve güçlüklerin etkisiyle daha yüksek kazanç olan ticari alana yönelirler. Kısa sürede  Ticari Gayrimenkul Danışmanı oluverirler! Anlayacağınız fare olmadan çuval keser ya da 3 günlük seyisliği var 40 yıllık at boku eşeler'ler.

Ofis yönetimi Gayrimenkul Danışmanının Kendi Kaderini Tayin Hakkı çerçevesinde çok duyarlı, yönlendirici davranmaz. Onun klişe ve ezberleri vardır. Bunları söyler, tekrar eder ve başarı bekler.
3 tavşanın peşinden koşulmaz. Pul gibi yapışacaksın! 2 Cadde 2 sokak! V.s v.s.
Görünüşte doğru ama uygulamada karşılığı olmayan ezberlerdir.


Gelelim uzmanlık bölgesine. Bu seçim doğru yapılmadığında Gayrimenkul Danışmanını iki şey bekler: 1. Mesleği tümden, bir daha geri dönmemek adına terk etmek. 2.si ise bölgesiyle birlikte ofisi değiştirmek. İkisi de büyük bir zaman kaybı ve israfıdır.


Ofisleri terk eden Gayrimenkul Danışmanlarının yüzde 40-50'si meslekle ilişkisini kesmekte, geriye kalan yüzde 50-60'ı ise aradığı huzuru, performansı, başarıyı başka ofislerde bulmaktadırlar.

Doğru ofiste misin? Doğru uzmanlık alanını mı seçtin? Doğru uzmanlık bölgesini mi seçtin? Kısaca Doğru Yerde misin?

Bu işe büyük bir hevesle başladıysan, aylardır iş yapamadıysan muhtemelen doğru yerde değilsin! Bundan emin olabilirsin? Bu 3 kategoriden en azından biri, ikisi yanlış, hatta üçü de yanlış seçimin olabilir? 

Doğru zamanda doğru yerde değilsen zaten sen başarısızlığı başından seçmişsin demektir. Suçlanırsın! Suçlanan hep sen olursun! Suç sende değil üzülme!


Doğru yerde olabilir misin? O zaman başaracaksın! 

18 Ağustos 2018 Cumartesi

Gayrimenkul Ofislerinde Kavram Yanılgısı




Ofislerin bir trajik tarafları daha var. Özellikle eğitimlerde. Günlük hayatın akışı esnasında da durum hiç farklı değil. Brokerlar veya ofis müdürleri hasbelkader o görevde bulunuyorlarsa, sadece parası olduğu için hükümranlık haklarını kullanıyorlarsa, entelektüel kapasitesi, birikimi yok, kültürü, görgüsü yok, okuması yok ve kendini bilmiyor ise konuştukları dili hastalıklı bir dile sokmaktadırlar.

Kelimeleri, kavramları yanlış ve yanlış yerde kullanmaktadırlar. Kendilerini, konuştuklarını anlaşılmaz hale sokmaktadırlar. Anlatacaklarını anlatamama, istenen, hedeflenen sonuca ulaşamamaktadırlar.

Okumayan insanlar; başkalarının konuşmasından etkilendikleri, hoşlarına gittiği sözcükleri, kavramları cımbızlayarak kullanma yoluna gitmektedirler.
Okumayan insanlar kulaktan dolma, önyargıları, doğmaları, genel geçer fikirleri benimseme, sahiplenme yoluna giderler. Çünkü başka seçenekleri de yoktur. Buradan beslenirler. Duyarken yanlış duyar, benzetir, kendi duygularıyla birleştirir, anlamlarını farklılaştırır, yabancılaştırır ve sonunda ortaya bir garabet çıkar. Bütün bunlar yabancı kelime konuşma, bilgili görünme hevesi, bilgiyi de bir aksesuar gibi, bir kozmetik olarak kullanma ihtiyacından, şekilciliğinden ortaya çıkar. Kafayı yormadan hazır olanı kullanır, onu da yanlış kullanırlar. Ve böylece bir dejenerasyon, bozulma süreci başlar. Yanlış kullanan bir başkasının da yanlış kullanmasına neden olur.


İçeriğini bilmedikleri sözcük ve kavramları, hiç okuma alışkanlıkları olmadığı için duyduklarını da yanlış telaffuz etmekte, yanlış yerde kullanmaktadırlar. Bunu bilge ve filozofik bir görüntü, aksesuar olarak kullanma zavallılığı içinde yapıyorlar. 

İşin bir başka tuhaf tarafı daha var. Olay sözcük ve kavramlarla da sınırlı değil. Konunun kendisi de öyle. Ne anlama geldiği, bu fikrin uygulamada nasıl yapılacağı, bunun yapılma güçlüğü, derecesi, alışkanlığı, sürekliliği gibi noktalarda ezber ve klişeler için de aynı şeyleri söyleyebiliriz.

Hatta ısrarla üzerinde çok durduğum Açıklayıcı Derinlik Yanılsamasının yani bildiğini zannettiği, içeriğinden bihaber olduğu söylemler içinde geçerli. 

Tabi bir de bulundukları, konuştukları ortamda bu kavramlara yabancı dinleyiciler varsa konuşana hayranlık duymaları 'Ne güzel konuşuyor?' demeleri çok garipsenecek bir durum değil. Bilmeyen, konuşanın bildiğini zanneder.

İkinci tehlikesi de dinleyici, konuşanın kendisinin de anlamını, içeriğini bilmediği, yanlış telaffuz ettiği kavramdan hiç bir şey anlamamaktadır. Konuşma bir çöp haline gelmekte, kafa yorduğunu, patlattığını düşünen konuşmacı 'Konuşuyoruz konuşuyoruz hep aynı şey. Bir arpa boyu yol alamıyoruz' demektedirler.

Sadece bir boyutuna baktık ama bir de inançsal boyutu var. Toplumun kör inançlarına, mesleki veya mesleki olmayan hurafelerine, önyargılarına, okuyanların ki eğitimin içler acısı hali ile ortaya çıkan rol modellerin hastalıklı, cehaletinden etkilenen 'işte okuyanın hali' diyerek okumamayı iyi bir şey sananlar için sadece bu kavram yanılgıları geçerli değil, okuyanların da cahil yetiştiği, onların da işin kolayına kaçarak ezberlere sarıldığı bir atmosfer var. Bütün bu kavram yanılgıları yanlış ve alternatif inançlar da üretebiliyor. 

Olayı şöyle düşünürseniz durumun ne kadar vahim olduğunu görürsünüz: Bir insanın zihnindeki yanlış bir sözcük, yanlış bir kavram, yanlış bir model de anlatılan olayı yanlış bir şekilde açıklar, yanlış sonuçlara sürükler. Bu yanlış kavramın yer ettiği zihindeki bu kavram yanılgısını da düzeltmek pek o kadar mümkün değildir. Sadece bununla da sınırlı değil. Yeni bir olayla karşılaştığında, yeni bir konu öğrenecek olduğunda zihindeki bu yanlış kavram, model aynı şekilde çalışacak, yanlış sonuçlara varacaktır.

Bu yanlış kavramlarla, cehaletinizle yüzleşin!

Cehalet bir virüsün çoğalma hızından daha hızlıdır. Çabuk etkisi altına alır. En çok bundan bilen insanlar zarar görür. Çünkü hızla kuşatılan bir cehalet içinde yalnız kalır, boğulurlar.

'Entel dantel' diyerek aşağılamayın! Okuyun!

Bu dil iletişim dili olmaktan çıkmakta, sorunlu, amacına, hedefine ulaşmayan, işlevsiz, zaman kaybına, israfına neden olan bir dil olarak ortaya çıkmaktadır.

İki güzellik bir arada

İki güzellik bir arada

Ya üçüde olmasaydı

Ya üçüde olmasaydı

Mehmet Akif Ersoy'dan

Mehmet Akif Ersoy'dan

Gezi Parkı

Gezi Parkı

Ne Denilebilir!...

Ne Denilebilir!...

Gezi

Gezi

Günün Fıkrası

Deli

1960'lı yıllar,Elazığ Akıl Hastanesinden her nasılsa 423 akıl hastası kaçar ve Elazığ'ın cadde ve sokaklarına dağılır.



O zamanın ünlü doktoru Mutemet Tazıcı hastanenin başhekimidir. 'Doktor bey,ne yapalım?' diye akıl danışırlar.



Mutemet Bey personeline;'Bana bir düdük verin ve arkama yapışarak gelin!'der.



Doktor önde birkaç personeli arkasında düt düt diye trencilik oynayarak Elazığ'ı dolaşırlar. Bütün deliler bu kuyruğa girip vagon olurlar. Hastaneye geldiklerinde sayı 612 kişidir...



Avukat 1




Zenginin biri ölümüne yakın, biri doktor, biri papaz, diğeri avukat olan üç yakın arkadaşını yanına çağırarak bir ricada bulunmuş.

- 300 bin dolar kadar bir tasarrufum var, bunu yanımda öteki dünyaya götürmek istiyorum. Ama kimseye de güvenemiyorum. Şimdi size 100'er bin dolar vereceğim. Bu paraları ne olur ben gömülürken kefenimin iç cebine koyuverin...

Adam ölmüş ve üç arkadaşı verdikleri sözü yerine getirmişler. Bir süre sonra doktor vicdan azabına yakalanmış. Diğer iki arkadaşını çağırarak onlara itirafta bulunmuş

- Hastanenin çok acil ihtiyacı vardı onun için 100 bin doların 20 bin dolarını hastaneye sarf ettim, kefene 80 bin koydum.

Papaz utana sıkıla mırıldanmış.

- Maalesef ben de aynı günahı işledim paranın yarısını kilisenin inşaatına ayırdım. Kefenin cebine 50 bin dolar koydum.

Avukat gülümsemiş.

- Ben sözümü aynen yerine getirdim, kefenin cebine 100 bin dolarlık çek koydum.




Avukat 2




George ve Harry balonda Atlantik Okyanusu’nu geçmektedirler. George Harry'ye döner ve “Biraz alçalıp nerede olduğumuzu anlayalım” der. Harry sıcak gazı biraz kısar ve balon alçalmaya başlar. George "Hala nerede olduğumuzu anlayamadım biraz daha alçalalım ve şu aşağıdaki adama soralım" der. Harry adama bağırır:

"Hey bayım nerede olduğumuzu söyleyebilir misiniz lütfen. "

Adam geri bağırır: "Bir balondasınız ve 100 metre yukardasınız"

George Harry'ye döner ve "Bu adam bir avukat" der.

Şaşırır Harry, "Nasıl anladın?" der.

"Çünkü" der George "Verdiği bilgi %100 doğru, fakat faydasız".




Avukat 3




Önemli bir iş için mülakat yapılacakmış. Bir matematikçi, bir fizikçi ve bir de avukat başvurmuş. Önce matematikçiyi içeriye almışlar ve bir masaya oturtup, sormuşlar:

“İki kere iki kaç eder?”

Matematikçi bir süre düşünmüş, önüne kâğıt kalemi almış, 10-15 sayfa doldurduktan sonra demiş ki: ''Eminim ki dört eder.''

Sonra fizikçiye aynı soruyu sormuşlar. Fizikçi de önce düşünmüş, sonra bir deney düzeneği kurmuş, sağa sola toplar fırlatmış. Yarım saat sonra : ''Yaptığım deneylere göre 3,9 ama 0,2'lik bir hata payı olabilir.'' demiş

En son avukatı almışlar içeri, sormuşlar soruyu. Avukat hiç düşünmeden etrafına sinsi sinsi bakmış ve sormuş:

''Kaç olmasını istersiniz?''




Avukat 4




Ceza davalarına bakan avukat bir arkadaşım anlatmıştı:

Yoksul bir babanın oğlu şoförlük yaparken ölümlü bir kazaya neden olmuş. Olayda tam kusurlu. Şoförün babası avukata başvurarak hukuki yardım istiyor. Arkadaşım adamın yoksulluğuna bakarak hiçbir ücret talep etmeksizin davayı takip ediyor.

Ancak bütün deliller aleyhte. Yapılacak bir şey yok. Şoförün mahkûmiyetine karar veriliyor.

Şoförün babası büroya gelerek yakınıyor.

“Yoksulluğun gözü kör olsun. Paramız olsa da iyi bir avukat tutsaydık bunlar başımıza gelmezdi.''




Avukat 5




Hayırsever vakıflardan birindeki çalışanlar şehrin en başarılı avukatından henüz herhangi bir bağış almamış olduklarını fark ettiler. Bağış toplama görevindeki kişi avukatı bağışta bulunması için ikna etmeye çalışıyordu:

“Araştırmalarımıza göre yıllık geliriniz en az 500.000 $. Ancak bugüne kadar hiç bir hayır işine bir kuruş bağışta bulunmamışsınız. O paranın bir kısmını bir şekilde topluma iade etmek istemez miydiniz?”

Avukat açtı ağzını:

“Önce, araştırmalarınız annemin uzun bir hastalıktan sonra ölmek üzere olduğunu ve hastane masraflarının onun yıllık gelirinin bir kaç kat üstünde olduğunu da gösterdi mi? Sonra, kardeşimin malul bir gazi, kör ve tekerlekli iskemleye mahkûm olduğunu? Ya da kız kardeşimin kocasının bir trafik kazasında öldüğünü ve onu üç çocuğuyla beş parasız bıraktığını?”

Görevli yerin dibine geçmişti.

Sadece:

“Hayır, hiç bir bilgim yoktu...” diye mırıldanabildi.

Avukat onun sözünü keserek devam etti:

“Pekâlâ, ben onlara zerre kadar para vermezken, size niçin vereyim?”



















Günün Sözü

Homo sum,humani nil a me alienum puto

İnsanım,insana özgü hiç bir şey bana yabancı değildir.

Şişli Merkez Mh,Esen Sk Saruhan İşhanında

Şişli Merkez Mh,Esen Sk Saruhan İşhanında
Sinema Tarihinin Zaman Tüneli

Sinema Tarihinin Zaman Tüneli

Sinema Tarihinin Zaman Tüneli
Hayatımızdan sessiz sedasız çekilmişler

Sinema Tarihinin Zaman Tüneli

Sinema Tarihinin Zaman Tüneli
Siyah Beyaz Hayatımızdan Renkliye...

Sinema Tarihinden Siyah ve Beyazlıklar

Sinema Tarihinden Siyah ve Beyazlıklar
Zamanın belleği var