17 Ağustos 2018 Cuma

Gayrimenkul Ofislerinde Ezber ve Klişeler








İnsanları hayvanlardan ayıran özellik nedir? Diye sorulduğunda bir çok doğru imiş gibi görülen farklı fikirler farklı ağızlardan telaffuz edilebilir.

Kiminin cevabı, düşünme yeteneğimizle,alet kullanma yeteneğimizle, zeka veya ilişkilendirme yeteneğimizle  açıklayabilirler. 


Hayvanlarında da düşündüğünü, alet kullandığını, zeki olduklarını ve ilişkilendirme yetenekleri olduğunu biliyoruz. Bunun çokça örneklerine hemen hemen hergün sosyal medyadan tanık oluyoruz.

Peki öyleyse gerçekten farkımız nedir?

Evet, farkımız şudur: Bütün canlılar organları kadar zekidirler. Ve fiziksel özellikleriyle zekaları doğru orantılıdır. İnsan zekasının bir kedi de, bir köpek de, bir zürafa da olduğunu düşünsenize? Bu zeka onların ne işine yarardı?


Bu nedenle doğadaki bütün canlılar kendi organlarıyla yaşamsal faaliyetlerini sürdürecek kadar zekaya sahiptirler. Biri diğerinden bu fizksel özelliği ile ayrışır. Kurnaz tilki,dünyanın en hızlı koşucusu çita, aslan, çakal ve sinsi yılanların karadaki hakimiyeti, balıkların sudaki üstünlüğü, kuşların havadaki üstünlüğü.


İnsanları ancak kendi aralarındaki farklılığını sorgulayabiliriz?

İnsanları iki şeklide özetleyebiliriz. 
Birinci kategoride olanlar yaşadıklarını, gördüklerini depolayan ama bunları işleme tabi tutacak, değerlendirecek, işleme tabi tutacak bir eğitim almadıkları için ilişkilendirme kuramayan, ezber üzerinden yaşayanlar. Bunların asla kendine özgü fikirleri olmaz. Tabi oldukları otoritenin ezberlerini otomatik olarak düşünmeden kendine mal ederler. Bir şey anlatacak olduklarında bu ezberler arkasına sığınır, daha çok hamasetle konuşurlar. Bilgili imiş gibi görünürler ama hepsi bu kadar! Bildiklerini paylaşamayan, kullanamayan insanlar da bu sınıftandır.
Ezber, ezber, ezber... Her şeyi ezber olan bir toplum. Eğitim bunun üzerine kuruludur. Ezberle, kopya ile sınıf geç, diploma al! Diplomalı cahil olarak bir etiket sahibi ol.

İkinci kategorideki insanlar ise; topladıkları, edindikleri bilgiyi işleme kapasitesi, ilişkilendirme(zeka) yeteneği gelişmiş olanlardır. Bildiklerini kullanan, paylaşan, ilişkilendiren insanlar gelişmenin yönünü de tayin ederler.




Başarı için ezberler telkin edilir. Ve bu ezberlerin mutlak kabulü ülke gerçeklerinden bağımsız olarak kabul edilir.
Düşünme yap! Denilir.
Sadece yap, uygula! Denilir.
Söylenenlere koşulsuzca inanılması istenir. Tartışma, sorgulama sevilmez. 
Sonunda Gayrimenkul Danışmanları çekip gider, ofisler kapanır.

Bir mahalle arası sokaktaki bakkalın değil cadde üzerindeki bir marketin süpermarket olma şansı vardır.
Eğer söylenenler yapılırsa mahallearası sokaktaki bakkalın da süpermarket olacağı fikrinde ısrar edilir. Bu teorik olarak mümkün iken pratikte bir mucize olmaksızın bu mümkün değildir. Fakat sureti haktan görünen bu anlayış itiraz kabul etmez. Her yerde her şekilde başarının mümkün olduğu ancak söylenenlerin yapılmasıyla mümkündür, denilir.
Ama Gayrimenkul Danışmanları sahaya inip 'patinaj' yaptığında kazın ayağının hiç de öyle olmadığını anlar, işe olan inançları sarsılır.

Neden gayrimenkul ofisleri bir Kuluçka Ofisler halini alamazlar?
Fark yaratacaksanız nasıl yaratacaksınız? Rakiplerinizi nasıl geçeceksiniz? Sürekli gelişen, değişen bu dinamik ortamda yenilikler üretmeden, yaratmadan kendinizi ve rakiplerinizi geçeceksiniz?
Fikirler pişirip, tartışıp, hayata geçirmeden nasıl yapacaksınız?


Oysa başarı sahanın doğrularını bir araya getirmekle olur. Teori dünyayı dolanırken saha zaten oradadır, yereldir, kendine özgülüğü vardır, keşfedilmesi, anlaşılması gerekir. Teori saha ile uyuştuğunda başarı gelir. Yaşanan doku uyuşmazlığının sebebi üzerinde kafa yormak gerekir.

İlişkilendirmeyi(zekayı) dumura uğratan, çalışmaz hale getiren, bloke eden bu anlayışın geldiği noktada sağlanan başarı bu ezberci eğitim sistemiyle bile ancak yüzde 15-20 dolayındadır. 


İsminin açıklanmasını istemeyen bir Gayrimenk Danışmanı anlatıyor:
Kiralık bina görüşmesi yapıyordum. Broker bana görüşmenin nasıl geçtiğini sordu? Ben de 'Çok iyi geçti' dedim. Bana müstehzi bir şekilde güldü. 'Sonuç' dedi. Ben de görüşme devam ediyor' dedim. Konu kapanmış görünüyordu. Daha açıklayıcı konuşmamamın sebebi onun leb demeden leblebiyi anlayacağını sandığım içindi. Meğerse bu bir espri konusu imiş. Ertesi gün eğitim toplantısında Broker, bir gün önceki görüşmeme atıf yaparak 'Bazı arkadaşlar görüşmelerinin çok iyi geçtiğini söylüyorlar. Sonuç ne? Sonuç var mı? Yok! Boşa vakit kaybetmekten başka bir şey değil. Zaman demek para demek.' Dedi ve arkasından bir sürü gereksiz laf etti ve ben de moral kalmadı. 

Neden böyle anlamsız, gereksiz, klişe, ezber sözcükleri peşi sıra söylediğini anlamıyordum. Hele şu 'Zaman demek para demek' klişesi, ezberi yok mu? 
Sanki zamanı gerektiği gibi, efektif kullanıyorlarmış gibi.

Şu Kibar Feyzo filmini bilirsiniz? Ağa rolündeki Şener Şen, köye gelen devlet ricali karşısında yardımcısı maraba İlyas Salman'a söylediği sözü hatırlarsınız: 'Soruyorum, soruyorum kullarımın hali nicedir, diye? Hep eyi eyi, diyorsunuz?'

'Görüşme çok iyi geçti' güya espri konusu oluyormuş!

Sonra ne oldu?

Mülk sahibi ile görüşmelerim devam etti. Sonunda  binayı portföyüme kattım. Yetki ile geldim Brokera söyledim.
'Kutlarım' diyerek beni tebrik etti. İkinci ayında kiraladım. Para hesabıma geçtikten sonra Brokerın karşısına geçtim: Ben ayrılıyorum, dedim. Ne oldu? Dedi. Benimle dalga geçtiniz, alay ettiniz? Dedim şaşırdı. Ne zaman? Dedi. Anlattım. Bozuldu, öyle demek istemediğini, yanlış anladığımı falan söyleyerek zevahiri kurtarmaya çalıştı ama kararımı vermiştim. 
Bana 'Eberleri bozan egoları da yıkar' dedi.

12 Ağustos 2018 Pazar

Emlakta Açıklayıcı Derinlik Yanılsaması veya Algı Yanılsaması Nedir?









Can Yücel'in dediği gibi ' Her şeyi öğrendiğiniz kadar bilir'siniz. Soru sormuyorsanız, nedenini niçinini merak edip öğrenmiyorsanız, sizin için her şey şekilden, görüntüden ibarettir.

Bu da yanıltıcıdır. Bu öyle bir yanılgıdır ki kendi çıkarınıza olmayan bir fikri, bir düşünceyi benimser, bundan zarar gördüğünüzde asıl suçluyu gözden kaçırırsınız. Bilmediğinizin farkında olamamanızın nedenin adı Açıklayıcı Derinlik Yanılsamasıdır.
Bu bir optik, görsel yanılsama ile sınırlı değildir.

İnsanların iletişimde yaşadıkları en önemli sorunlardan biri budur.  Açıklayıcı Derinlik Yanılsaması, bir diğer deyişle Algı Yanılsamasıdır,
Bilmediğimiz şeyleri hararetle savunmamızı sağlayan da budur. Algı Yanılsaması.
İnsanlar aşina oldukları her şeyi bildiklerini düşünürler. Oysa bildikleri şey gördüklerinden, duyduklarından, kısaca zannettiklerinden ibarettir.

Üst başlığı bilmek ama içeriğini bilmemek! Bildiğini sanmak, zannetmek! Bu bir önyargıdır. Bir şeyin adını bilmek ama mekanizmanın nasıl çalıştığını bilmemek! İçerik bilgisi üretememek!

Sorun da zaten budur. Bilgi zannetme ile sınırlı kalınca kişi her şeyi bilen insan, maliyetsiz yüksek bir konfora sahip olmaktadır. Entellektüel kapasitenin yerini alan mesleki hurafe, mesleki ezber her şeye kadir, kıymeti harbiyesi olmayan ama kerameti kendinden menkul bir değere dönüşmektedir.

Bilmedikleri konusunda da aşırı ısrarcı, iddiacıdırlar ve çok iyi bildiklerinden de çok emindirler. Yaptıkları iş ahkam kesmektir. Bu insanlar gerçek bilenlere de görülmemiş bir dirençle karşı koyarlar.

Bu sadece yaşadıkları olaylarla sınırlı olmayıp, eşyanın bilgisinden ilişkide oldukları insana kadar her konu için de geçerlidir. Yüzeysel ilişkiler, görüntüden ibaret algıya yol açan davranış ve sözler kişiyi besleyen bilgi kaynağı olunca ortaya özgüveni yüksek bilgi 'robocop'u ve 'terminatör'ler çıkıyor.

Görüşlerini (kast edilen mesleki hurafe ve ezber) ısrarla ve inatçılıkla savunanlardan, düşüncelerini kağıda dökmenizi istediğinizde acaba kendilerinden bu kadar emin olabilecekler mi? Acaba incir çekirdeğini doldurmayacak fikirlerini iddia etmekte ısrarlı olabilecekler mi? Yazdıklarını okuduklarında (kendiniz de dahil) bildiklerinden emin olabilecekler mi? Emin olamadıklarında görüş değiştiren kendileri olabilecekler mi?

'Doğru kabul edilen birçok yargının aslında yanılsama olduğunu' yani algı yanılsaması olduğunu görebilecek mi?
Acaba eğitim tam da bu nedenle mi şart?

Bildiğiniz şeyi ne kadar çok biliyorsunuz?


Emlak sektöründe de 'kafa koparmak' deyimini sıkça duymuşsunuzdur? Acaba böyle midir?

Uzmanlık bölgesi size 'vaat edilmiş topraklar' mıdır? Size hedefinizi gerçekleştirme imkanı sunuyor mu?
Gayrimenkul de ülkenin değişen dinamikleri sonucu terndler, beklentiler sürekli değişiyor mu? Ezberler bozuluyor mu? Alıcılar 'standardın dışında heyecan verici unsurlar' mı arıyor?
Taktik, stratejik ve kreatif yollar arayışı, ‘konforlu ve elit yaşamı’ ve'fiziksel ihtiyaçların yanı sıra psikolojik ihtiyaçları' öne çıkaran arayış giderek güçleniyor mu?

Çok bilinenin aksine emlak işinin bireysel bir iş olmaktan giderek çıktığı, 'başından sonuna bir ekip çalışması' olduğu gerçeğiyle mi karşı karşıyayız?

Başarının püf noktası müşteriyi tanımak mıdır?

10 Ağustos 2018 Cuma

Emlak Ofislerinde Devamı Olan Suçlamalar




Türkiye'de kurumsal gayrimenkul ofislerinin geçmişi 20-25 yıllıktır. Sektörün bütünü açısından bakıldığında primitif, prematüre veya emekleme dönemi diyebilirsiniz.  
Özellikle gayrimenkul ofisleri yapısal sorunlarının yanında oturmuş, 
Yapısal sorunları nedir, derseniz?
Her ofis brokerının keyfiyetine tabi, manipülasyonlara açık olmasıdır. Aynı çatı altında olsa bile ortak bir duruş, tavır bir karakter, ortak bir kişilik arzetmemesidir. A franchise ofisi denilince B'den kurumsallığı (master franchise firması ile yaptıkları sözleşme onları kurumsal yapmıyor) ile değil kişiselleşmesiyle dikkati çeken bir görünüm arz etmektedir.

Konumuz, ofisleri farklı bir bakış açısı ile değerlendirmektir.


Gayrimenkul Danışmanları için yöneltilen eleştirilerden biri de ofislerin konfor alanı olduğu; çay kahve, sohbet, bilgisayarda vakit geçirme alanı olarak kullanılmasıyla ilgili suçlamadır.

Bu baskıyı sürekli gündemde tutanlar danışmanların ofiste geçirecekleri zamanı sahada geçirmelerini talep etmektedirler. 

Hep günah keçisi, şamar oğlanı haline getirilen, sürekli eleştirilen danışmanlarının iç krizi haline gelen, bunaltıcı, bayıltıcı sözlerin bir süre sonra karşılığı olmamaktadır.


Ofisler aynı zamanda sosyalleşme alanıdır. Gayrimenkul Danışmanlarının görüş alış verişinde bulundukları vazgeçilmez ortamlardır. 
Buna sohbet arası eğitim diyebiliriz.   
Sadece piyasaların durumundan, siyasetin ekonomiyi nasıl yönlendirdiğinden, ekonomik kararların piyasayı nasıl şekillendireceğine ilişkin çıkarsamalar değil, tecrübe paylaşımından, iletişim kurma becerileri ile portföy edinmenin, pazarlamanın, satışın inceliklerinin öğrenildiği, çaktırılmadan bilgi sızdırıldığı, bilgi alındığı, püf noktalarını gözlemleme, sorma, öğrenme açısından da oldukça yararlıdır.
Eleştirilerin dozu bu nokta dikkate alınarak yapılmalıdır.

Bu açıdan bir ofisin kalabalık olmasının sayısız faydaları vardır.

Ofisler içinde yaşanan uyumsuzluğun, sinerjiyi yakalayamamanın, ofisi sevememenin nedeni, danışmanın dostluk kuracağı, görüşünü, bilgisini paylaşacağı kişi veya grup kuramaması, var olana zorunlu olarak tabi olması, bir süre sonra da yaşayacağı uyumsuzluğun, başarısızlığın nedeni olacaktır.  

9 Ağustos 2018 Perşembe

Emlakçılık İki Türlü Yapılır




Emlakçılık günümüzde 2 türlü yapılmaktadır. 

Pasif: Genelde yapanlar tarafından 'Emlak' tabiri kullanılır.
Aktif : Genelde yapanlar tarafından 'Gayrimenkul' tabiri kullanılır.

Emlakçılık genel anlamıyla gayrimenkulün bir sözleşme çerçevesinde satışını, kiralamasını, pazarlamasını yapmak demektir. Bir aracılık (Broker) faaliyetinde bulunan serbest meslek erbabıdır. Yasada 'tellaliye' faaliyeti olarak tarif edilir. Bir sertifika belgesi alması şartı vardır.

Pasif Emlakçılık: Türk tipi. Tali cadde ve sokaklarda düz ayak dükkanlarda Emlak Dükkanları açılır. Kiralanacak, satılacak gayrimenkulleri olanlar getirip anahtarlarını verirler. İstedikleri fiyattan satılmasını dayatırlar. Emlakçılar da götürüp afişini asar, anahtarını alır, internete koyar, müşteri beklerler. Tek kişiliktir. Müşteriye yer göstermeye gittiklerinde günün yarısı dükkanları kapalı olur. En fazla babası, kardeşi veya herhangi birini joker, dublör olarak kullanırlar. Eğitim istemeyen, herkesin yapacağı bir iş olarak görülen,  denge, denetleme ve balans sistemi olmayan, ölçmeye, değerlendirmeye tabi olmayan, bir ilkeye, bir prensibe, kurala bağlı olmayan güvene dayalı bir çalışma tarzıdır. Çalışma tarzına sistemsizlik, kuralsızlık hakimdir. Böyle bir dükkanı açmanın maliyeti ve riski düşüktür. 
Aldous Huxley'nin  'Bu dünyada oturarak başarıya ulaşan tek yaratık, tavuktur' sözünü kanıtlamaya çalışırlar.

Akşam mesai bitimine kadar oturarak hem alıcı hem satıcı müşteri beklerler.  
Bir sıfırdan büyüktür, mantığıyla 'Gönlünden ne koparsa abi' kadar kazanırlar.
Yetkili çalışmama sorunları vardır.
Hukuka değil güvene dayalı bir çalışma prensibi ile hareket ettikleri için müşteri ile sürekli sorun yaşayabilirler.
En iyisinde çalışan sayısı nadiren bir elin beş parmağından fazladır. Yüzdeye bile girmeyecek şekildedir.
Kuralsız çalışmanın sayısız sorunları ile boğuşurlar. Toplumda yanlış anlaşılma ve yanlış algı yaratılmasına neden olacak sorunların kaynağı görülürler.


Aktif Emlakçılık:  Gayrimenkul  ismiyle anılmak isterler.
Türk tipi olmayan, binaların üst katlarında, gözlerden uzak plaza katlarında, tabelasını görenlerin bir anlam veremedikleri, çıkıp da 'Yahu kardeşim siz ne iş yapıyorsunuz?' diye bile merak etmedikleri yerlerde kapısını alıcının satıcının çalmadığı, fakat çalışma tarzı bakımından bu dezavantajı lehine çevirebilecek bir yeteneğe sahiptirler. Tabi sistem iyi çalışırsa. Sistem çalışmadığı, yanlış yapılandığı takdirde franchise ofislerin bir açılıp biri kapanabilmektedir. Riski ve maliyeti yüksektir. Bir sekreteryası bulunur. Kurumsal bir yapı arz eder. Çalışan sayısı yüksek ve yüksek öğrenim görmüş olmalarına karşın sürekli eğitime tabidirler.  
Aldous Huxley'nin deyişiyle 'Bu dünyada oturarak başarıya ulaşan tek yaratık, tavuktur' sözünden hareketle aktif, sürekli hareket halinde olarak hacimli işlere istekli ve talip olurlar. Müşteri beklemez müşteri yaratır, fırsatların peşinde koşarlar. Çalışmaları planlıdır. 
Düz giriş mağaza ve dükkanlarda bu tarz çalışma çok daha verimli olmaz mı? Çok daha yerinde olur ve çok daha yüksek bir getirisi sağlaması kaçınılmaz olur.

Her iki çalışma tarzının da iyi ve kötü yanları vardır. 


Pasif emlakçılar da çalışan sayısı aşağı yukarı sabittir. Kazancı bölgesine göre değişmekle birlikte sınırlıdır. Hacimli işlere talip olacak yeterlilik ve eğitimleri yoktur. Boş ve emekli adam işi olarak görülür. 
Buna karşılık uzun yıllar mahallenin güvenini kazanan, mahallelinin aşina olduğu, anahtarını getirip teslim ettiği kişidir.


Aktif emlakçılık yapanlar ise mahalleye sonradan gelmiş olanların güven kazanma, tanınma sorunları yanında, portföy edinme güçlükleri vardır. Hem portföy almak hem pazarlamak için yoğun bir çalışma ve efor sarf ederler. Yetkili çalışır. Kuralları vardır. Güvenliği sağlanmış portföy ve her aşamada kural gerektiren sözleşme esaslarına göre çalışırlar. 'Ayaklı müşteri' gibi olanaktan yararlanmaları zayıftır. Daha büyük, hacimli işleri yapma yetenekleri vardır.

8 Ağustos 2018 Çarşamba

ÇARESİZLİĞE ASLA TESLİM OLMA!

GERÇEK BİR SATIŞ ÖYKÜSÜ







İstanbul Anadolu Yakası'nda oturuyordu. 
Marmara Üniversitesi'nde okuyordu. 

Bir sabah yatağında uyandığında  evde yalnız ve beş parasız olduğunu gördü. 
Avrupa yakasında Marmara Üniversitesi'nde saat 2'de sınavı vardı. Eyvah, dedi.  
Şimdi ne yapacaktı?  Bir süre yatak da bunları düşündü. İki seçenek vardı. Ya çaresiz olduğunu kabullenerek pes edecek ya da bu duruma bir çare bulacaktı. Çünkü o çaresizliğe hiç inanmamıştı. Onun için bu bir var olma sorunu idi. 
Sorun bir işin nasıl yapılacağını bilme sorunudur. Püf noktası budur. Nasıl yapılacağını bilmek!

Hayatında bir çok defa başarısızlığa uğramış, bir daha deneme cesareti kalmamış, kontrolünü kaybetmiş, her seferinde de başarısızlığa uğrayacağını, ne yapsa bir şeyin değişmeyeceğini düşünen insanlardan değildi.

O potansiyelini biliyordu. Ne özgüvenini ne de cesaretini kaybetmiş biriydi. Her zaman başarmak için en güçlü aday olmuştu. 

Hiç bir ışık belirtisi yoktu. Buna rağmen endişeye kapılmadı. Bir çıkış yolu mutlaka vardı ama ne?
Çaresizlik kadar kötü bir duygu yok, diye düşündü. Gözlerini odada gezdirdi. Bir çıkış yolu varsa bu ne olabilirdi. Öyle bir şey yapmalıydı ki kısa sürede parayı elde etmeli, Avrupa yakasına geçmeli, saat 2'deki sınava yetişmeliydi. Doğrusu bunu kendisi de bilmiyordu. Ama bir yol olduğundan emin idi.

Kapalı kapının arkasındaki metal askılık dikkatini çekti.
 Elbiseleri indirdi. Metal askının ayrılan kısımlarını topladı. Sonra sarıp koltuğunun altına koyup yola, ana caddeye çıktı. Bir kaç dükkana gezdi. Sonunda birisi alıcı oldu. Askılığı 20 liraya sattı. Doğru pazara gitti. Orada tanesi 10 liraya satılıyordu. 2 tane aldı. İkisini de sattı. Bu sefer 4 tane aldı. Dördünü sattı, bu sefer 8 tane aldı. Sekizini de satıp pazardan bir tane aldı. Onu da eve getirip yerine astı. Yatağına uzandı. 
'İki saat önce kapının arkasında bir askılık vardı ama benim cebimde beş kuruş yoktu. Şimdi kapının arkasında yine bir askı var ama benim cebimde de 150 lira var. Çaresizliğe teslim olsaydım cebimde para olmayacak, vurup kafayı yatacak sınava da girmeyecektim.'

Potansiyelimizi, nelere kadir olacağımızı bilemediğimiz için elimizin altındaki olanakları nasıl kullanacağımızı da bilemiyoruz. 





4 Ağustos 2018 Cumartesi

Emlak Dünyasında Cehalete Övgü


 










Cehalete övgü emlak sektöründe de karşılığını bulmuş görünüyor.

Ursula K.Le Guin: 'Bir nesil, bilginin cezalandırıldığı ve cehaletin saadet olduğunu öğrenerek yetişiyor..
Bir sonraki nesil cahil olduklarını bile bilmeyecek çünkü bilginin ne olduğunu bilmeyecekler.' Demiştir.
Ayrıca 
'Kıyıya vurmadıkları sürece, balıklar suyun farkında değildirler' der.

Günümüz cahiliye devrinde okumadan bilmek, doğuştan filozof olmak, yaşadıklarının en doğru olduğunu sanmak, yaşadıkça öğrenmek, yaşamadığı için bilmeyeceğini sanan ama buna rağmen ahkam kesen, hayatında ders kitabından başka bir kitap okumamış, her şeyi bilmenin(!) özgüveni içinde ve bunun sağladığı konfor ile cehaleti kutsayan bir anlayışın giderek hakim olduğu bir atmosferi soluyoruz.

Bunun sonucu anti-entellektüel bir akımın nevzuhur etmesidir.

Üstelik bu yeni bir olgu değil, eski antik çağlardan bugüne kadar Cehalete Övgü dizilmiş olması bizi şaşırtmasın. 
Franco’nun generallerinden biri üniversite baskını esnasında 'entelektüalizme ölüm' diye bağırmış, Hitler 'bir enerjik adam konuşmaktan başka birşey bilmeyen binlerce entellektuel gevezeden değerlidir benim gözümde' derken  Mussolini de ondan aşağı kalmamış 'bazıları beyinleri ile düşünüyormuş, biz ise kanımızla' diye tarihe kayıt düşerken Kenan Evren de ' Ne yapayım ben böyle aydını. Vahdettin de aydın idi ama vatan hainiydi!' demiştir.

Otoriteyi eleştirmek, otoritenin zaafını hatasını göstermektir ki bu katı otoriter yönetimlerce kabul edilebilir bir şey değildir. 

Gelelim emlak sektörüne. Bu sektörün kıyas kabul etmeyecek kadar eğitime ihtiyaç olduğu varittir. Ama gelin görün ki bu sektörün çok önemli bir kesimi eğitime cepheden veya dolaylı olarak tavır almış bulunmaktadır. Özellikle emlak sektörü aleyhine oluşmuş kötü algıya karşı hiç bir eğitsel çaba sarfedilmemektedir. 

Eğitime (Zaten 146 ülke arasında 100. sıralardayız) önem veren master faranchise ve franchise ofislerin akademik, sahanın gerçekliğine uygun(ülke koşullarına) tarzda verilmesinin daha da elzem hale geldiğini söylemeye gerek yok. Ama cehaleti eğitimin yerine ikame etmek moda oldu. Cahil cesareti ile en çok nedense onların sesi yüksek çıkıyor.

Durduk yerde bunun emlak-gayrimenkul ile ne ilgisi var, diyeceksiniz?

Durum bu olunca meydanı boş bulan kerameti kendinden menkul fikirleriyle bu abuk subukluk yarışında öne geçmeye çalışanlar da her zaman var olacaktır.
Özellikle yerel, no-name emlakçılar, kurumsal olmayan, merdivenaltı, ilkesiz, kuralsız, kayıtsız kuyutsuz çalışan emlakçılar adeta eğitimden nefret etmektedirler. Sanırım bu bir kompleksten kaynaklanıyor olsa gerektir. Kurumsal emlak firmalarını(hataları günahlarına rağmen ilkeleri, kuralları, işleyiş ve çalışma tarzları, giyim kuşamları, düzey ve seviye kazandırmalarıyla) eğitim seviyesi yüksek gruplar tercih ederken, yerel ve no-name emlak ofislerini ise eğitim seviyesi daha düşük bir kesimler tercih etmektedir. No name ve yerel emlak ofisleri kurumsal bir yapı arzetmekten çok uzaktırlar. Bu nedenle yüksek eğitimli kişilerin tercihi olmamaktadır. Bu rekabetçi ortamın getirdiği içgüdüsel bir tavır alış nedeniyle olabilir.


'Benim cehaletim en az senin bilgeliğin kadar iyidir' çıkışı durumun ne kadar vahim, acınası olduğunu gösteren bir zavallılıktır.  

Cehalet kendinden başka otorite kabul etmiyor. 

Hal böyle olunca anlaşılmaz(aslında anlaşılır) bir biçimde Cehalete Övgü düzerek eğitimi küçümsemekte, bu saz böyle de çalınır diyerek adeta kin kusmaktadırlar.

Yerel emlakçılar arasında son derece yaygın ve direnç kazanmış eğitim algısı kendi dışlarında bir başka otoritenin doğmasına karşı bir tepkisel bir tavır gibi görünmektedir.

Bu yazıyan neden olan tesadüfen bir emlakçının facebook paylaşımı dikkatimi çekti.
 'Eğitime önem veren bir firmayız' sloganı bu meslek için üretilmiş saçmasapan bir slogandır. Sen eğitim kurumu musun demezler mi sana?'
Bu sözler bana İstanbul Sebahattin Zaim üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof.Dr. Bülent ARI'yı hatırlattı. 
'Ben daha çok cahil ve okumamış tahsilsiz kesimin ferasetine güveniyorum bu ülkede. Yani ülkeyi ayakta tutacak olanlar , okumamış, hatta ilkokul bile okumamış, Üniversite okumamış cahil halktır' demişti.

Emlakçının cehaletinden medet uman bu aymazlığı nasıl adlandırmak gerektiğini bilemiyorum.

Neresinden tutsanız tutun elinizde kalıyor.  Eğitime önem vermek saçmasapan imiş! Emlak firmasından Eğitim Kurumu mu olurmuş? 
Sanki eğitim vermeyen, eğitime milyarlarca para harcamayan bir kurum varmış gibi. Marka olmak istiyorsanız böyle derdiniz olur yoksa 'Eğitimde ne ola ki? Biz bugüne kadar bu işi eğitimle mi yaptık?' diye akla ziyan bir fikir ileri sürmeniz gayet olağan(!) olur.
Kurumsal emlak firmaları marka olmanın gereği, eğitim verme, hatta akademik eğitime önem vermek zorundadır. Vermemeleri abestir. Marka bir vizyon gerektirir, ayrıca sektörü taşıyan bir temsil tarafı da vardır. Kurumsal emlak firmalarının eğitim kurumu işlevi görmeleri,  eğitim vermeleri değil bunu uygulama biçimleri olsa olsa eleştri konusu olabilir.

Türkiye'deki kurumsal emlak ofislerinin hemen hemen hepsi Amerikan (Dünyayı tekeline almış) firmalarıdır ve 100 yıllık geçmişleri, birikimleri, bu konu ile ilgili üniversiteleri, hatta en önemlisi oturmuş yasaları vardır. Ülkemizde bırakın yasayı bir yönetmenlik bile zar zor çıktı, o da sorunlu olarak. 
Gayri Safi Yurt İçi Hasıla içerisindeki payı sanayi sektörü ile eşit bir sektörden, inşaat sektöründen bahsediyoruz. Bu büyüklükteki bir sektörü yöneten; alım satımı ve kiralamasını yapan sektörün bir yasal düzenlemesi yok! Bırakın üniversitesini, bırakın birikimini, bilgisini teori düzeyine yükseltmeyi. hastalıklı yapısıyla, itibarı yerlerde sürünen bir sektöre saygınlık kazandıramayanların, ulusal çapta bir kurumsal yapıyı ortaya çıkarıp seçenek haline getiremeyenlerin aczine ne demeli?

Aklı evvel biri bir hezeyan ile eğitim karşıtlığı söylemine çanak tutabilir, yaşadıklarını doğru sanabilir. Zira korumasız, güvene dayalı iş yapan yerel emlak firmalarının tek tek başarılı iş yapmaları onları marka düzeyine taşımaz. Bireysel başarı bireyle son bulur. Nasıl başardığı, nasıl yaptığı ayrı bir tartışma konusudur.

Eğitim karşıtlığı genelgeçer klişelerin, basmakalıp, ezber ve hurafelerin bilinç düzeyine çıkarılarak yazarın dediği gibi 
'bilginin cezalandırıldığı ve cehaletin saadet olduğu' bir atmosfer yaratmaktır.

31 Temmuz 2018 Salı

Sen Kimsin?


















Gayrimenkul Danışmanları sadece söylenenleri değil, falcılar gibi söylenmeyenleri de okuma becerisi sahip olmalılar. Fakat bu saplantılı ve hastalıklı bir hal almamalı. Niyet okuyuculuğunuzu bilgiye dayandıramadığınızda, altını dolduramadığınızda bu bir önyargının infaza dönüşmesine sebep olur. Toplumda yaygın olan toptancı felsefe, ezber bizi de esir alır ve tuzağa düşürür. 

Kişilik analizi yalnızca alıcı satıcı müşteri ile ilgili değil, Gayrimenkul Danışmanları içinde geçerlidir. Aşağıda anlatacağım olay, onlar içinde geçerlidir.

Denir ki anlatacağınızı ilkokul seviyesinde birine anlatıyormuş gibi konuşun, yazın? Bu çok doğrudur. İnsanlar okumuyor, duygularını ifade edemiyor, anlatamıyor, anlamıyorlar. Bir de buna güvensizlik eklenince iletişim çok daha zor bir hal alıyor.

Soru şu: Hangi tip insanlar nasıl tepki verirler?

Bana her gün onlarca mesaj, mail gelir, açarım açmam, bakar geçerim. İşime yarayan ile ilgilenirim ama ben ne zamanki bu yolu kullanmaya başladım, kazın ayağının hiç de öyle olmadığını gördüm. Hem mail hem de Whatsapp'tan bayram tebriği gönderiyorum.
Zaman zaman da satılık ilan mesajı gönderiyordum. 
Kamuya açık alanlarda yayınlanan ilan sahiplerini zaman zaman arar, bir kenara not eder, satılıklarla ilgili bilgi ve haber verir, ihtiyaçları olup olmadığını sorarız.
Gönderide bir kartvizit ve bir kare resim ve resim içi yazıdan ibaret. Hepsi bu kadar! Yazı 'satılık daire' başlığı altında, resim ve önemli bir kaç bilgiyi içeriyor. Hepsi bu kadar! 
Her mesaj attığımda istisnasız aynı tepkiler geliyordu. Ortalama 1000-500 kişiye atıyorsam 5-6 mesaj hiç değişmiyordu. Bu dikkatimi çekmişti.

Bayram tebriğini düşünün. Size biri bayram tebriği atıyor ve siz ona 'Kimsin sen!' diyorsunuz. Bayramınızı kutlayan insana hitap şekliniz bu!

Binde 5-6 oranında gelen ortak tepkiler aynen şöyle:

-Ben sizi tanımıyorum. (Konuya değil mesaj atana önem veriyor. Satılacak ürününüze talip olan herkesi tanıyacak olsaydınız, diyemiyorum.)
-Telefonumu nereden buldunuz? (Güvenlik ön planda. 'Ben bu kadar kolay erişilecek biri miyim? Eyvah!' Bu konuda hassasiyet o kadar üst düzeydeki bunun için telefon açıp soranlar bile var. Benim telefonumu nasıl buldunuz?)
-Numaramı nereden aldınız?( Nereye yazdıysan oradan, diyemiyorum. Senin için o kadar gizliyse, mahrem ise yazma ilana.)
-Herhalde yanlış oldu? (Üstüne alınmıyor. Konuya yabancı. Kendini ilgilendirmediğini düşünüyor. Her şeyden azade, bağımsız yaşıyor sanki. İzahı yok.)
-Başka birine göndercektiniz yanlış geldi. (İlişkilendirme, bağıntı kurma, yabancılaşma sorunu var galiba)
-Merak ediyorum, dolandırıcı mısın? Numaramı nereden biliyorsunuz?(Okuma ve okuduğunu anlama özürlü. Kabalık tavan yapmış. Dolandırılacağını sanarak korkudan zihinsel faaliyeti dumura uğramış.)
-Beni siliniz!!!!!! (O kadar öfkeli ki? Cinnet durumu! Her an başınızı belaya sokabilir. Eli tabancanın tetiğinde, an meselesi.)

-Bir daha mesaj göndermeyin! (Rahatsızlık üst boyutta. Mesaj içeriğini hiç umursamıyor. Taciz olarak algılıyor.)

-Ne bu? (Tecrit, izole soyut yaşayan birinin soru tarzı gibi geliyor. Konuşulanı anlatılanı anlama sorunu var. Her şey bu kadar açık iken 'Ne bu?' ne demek?)

-Sen kimsin lan? (Yüksek dozda akıl tutulması, ruhsal rahatsızlık)

-Sizi tanıyor muyum? 

-Avukata vereceğim. (Niye? Benden izinsiz mesaj atıyorsun? Kendini aşırı önemseme.)

-Telefonumu silerseniz sevinirim. (Nezaketle, centilmence, kentli)

-Abi sil benim numaramı (Emir kipinde rica. Mahallede racon kesen biri tavrıyla)

-Sen kimsin! (Yüksek dozda korku çığlığı. Güvenlik alanında, güvenlik duvarında bir zaafiyet oluştuğuna, açık olduğuna inanıyor. Korku paranoyaya dönüşmüş ya da 'sen kimsin' de bana bu mesajı atıyorsun, senin bu mesajı bana atmak haddine mi? Ayağını denk al, yoksa haddini bildiririm. Tehdit ve öfke dolu)
-Siz kimsiniz?

Bu insanlar A ve A plus gelir düzeyine sahip insanlar. Bu üst gelir grubuna sahip insanların da eğitimli olduklarını düşünüyorum.

Diğer cevapların kısmen hoş görülebilir bir yanı olabilir ama özellikle şu 'Sen kimsin lan! Sen Kimsin? Siz kimsiniz?' gibi tehdit ve öfke dolu tepkiyi anlamak mümkün değil. En sonunda dayanamadım, birini aradım.

-İyi günler. Ben Y, Şişli CX/V'den arıyorum. Nasılsınız X bey, umarım işleriz yolundadır, hayatınızdan keyif ve mutluluk duyuyorsunuzdur?
-Teşekkür ederim. Çok sağolun. Çok kibarsınız. Siz nasılsınız?
-Ben de teşekkür ederim, iyiyim. X bey, ben Gayrimenkul Danışmanıyım, Türkçesi, emlakçıyım. E Caddesinde A'nın tam karşısındayız. Size de yakın sayılırız. Belki kapımızın önünden bir çok defa geçmiş olabilirsiniz. Göz göze gelmiş, selamlaşmış da olabiliriz.
-Doğrudur Y bey.
-Satılık bir rezidans dairesi ile ilgili size Whatsapp'tan bir mesaj gönderdim.
-Biz de mal mülk çok Y bey, ihtiyacımız yok.
-Bugün için olmayabilir. Siz de elinizdekileri satabilir veya kiralamak isteyebilirsiniz. Biz her zaman sizin yanınızda oluruz. 
-Sağolun. İhtiyacım olursa ararım tabi.
-Hoşgörünüze sığınarak bir soru sormak isterim. İzniniz var mı?
-Buyrun...
-Size Whatsapp mesajı attıktan sonra siz de bana cevaben 'Sen kimsin! Siz kimsiniz?' diye sormuşsunuz. Ben şunu anlamak istiyorum. Açık kimliğim, adım, adresim, cep telefonum, hatta kartvizitte resmim, satışa konu dairenin özellikleri bu mesajda yer alıyorken neden 'Sen kimsin!' diye sordunuz? Benim buna ne cevap vermem gerekir? Başka bir kastım yok, sadece bunu merak ettim?
Telefon çat diye kapandı.
Herhalde bir yanlışlık oldu diye bir daha aradım, açmadı. Bir yarım saat sonra bir daha aradım, yine açmadı.


Peki bu tip insanlar trafikte nasıl davranırlar? Alın size bir örnek: Sen benim kim olduğumu biliyor musun?

İşte bana 'Sen kimsin?' diyen adamın trafikteki profili.

Bir gün sonra Şişli Kazım Orbay Caddesinde ilerlerken Arpasuyu Sokak ile kesiştiği yere gelmiştim. Burada trafik her zaman kilitlenir ve sürekli kavga, tartışma çıkardı. 10 yıldır böyle idi yine böyle olmuştu. 
Yaşlı sürücü 'Acaba arabaya dokundum mu da bu gençler bu kadar öfke ile sövüyorlar?' diyerek inip arabanın arkasına geldi. O an araçlarından fırlayanlardan biri yaşlı adamın arkasından dolandı. Biri de önce iki yumruğuyla aynı anda adama öyle bir giriştiler ki hepimiz bir anda şoka uğradık. Düşman olsa bu kadar şiddet reva görülmezdi. Bir an adamı öldü sandım. Araya girenler ayırdılar derken 30-35 yaşlarındaki genç elinde bıçakla tekrar adamın üzerine yürüdü. 'Al al plakayı al. Bak ben sana ne yapıyorum' diye tehditler savurdu. Yaşlı adam ise güçlükle toparlandı. Zorlukla arabasına bindi ama bu sefer genç olanlar gidecekleri yerden vazgeçip adamın arkasına takıldılar. Sürekli kornaya basarak adamı sıkıştırarak kayboldular.
Olay dehşet verici idi.
Fakat işin tuhaf tarafı bu dehşet verici olayı bir danışman arkadaşa anlattığımda verdiği cevap tüylerimi diken diken etti.
-O yaşlı adam belki de çocuğunu dövmüştür. Allah da onu bu şekilde cezalandırıyordur. Bunu sen bilemezsin?
Bu tanık olduğum olaydan daha dehşet verici idi.
Haksızlığa hukuksuzluğa karşı çıkmamak için bundan daha vicdansız bir gerekçe bulabilir misiniz?

Bunlar sizin moral ve motivasyonuzu bozabilir. Buna izin vermeyin. Ben sokakta, trafikte bu tür insanlara yol verir, telefonuma bu tür tepki veren insanları hemen aynı dakikada defterimden silerim. Silmeden önce hepsinden, hiç karşılık vermeden rahatsız ettiğim için özür dilerim, kazara tekrarı halinde uyarmalarını isterim.


Siz ne dersiniz?

İki güzellik bir arada

İki güzellik bir arada

Ya üçüde olmasaydı

Ya üçüde olmasaydı

Mehmet Akif Ersoy'dan

Mehmet Akif Ersoy'dan

Gezi Parkı

Gezi Parkı

Ne Denilebilir!...

Ne Denilebilir!...

Gezi

Gezi

Günün Fıkrası

Deli

1960'lı yıllar,Elazığ Akıl Hastanesinden her nasılsa 423 akıl hastası kaçar ve Elazığ'ın cadde ve sokaklarına dağılır.



O zamanın ünlü doktoru Mutemet Tazıcı hastanenin başhekimidir. 'Doktor bey,ne yapalım?' diye akıl danışırlar.



Mutemet Bey personeline;'Bana bir düdük verin ve arkama yapışarak gelin!'der.



Doktor önde birkaç personeli arkasında düt düt diye trencilik oynayarak Elazığ'ı dolaşırlar. Bütün deliler bu kuyruğa girip vagon olurlar. Hastaneye geldiklerinde sayı 612 kişidir...



Avukat 1




Zenginin biri ölümüne yakın, biri doktor, biri papaz, diğeri avukat olan üç yakın arkadaşını yanına çağırarak bir ricada bulunmuş.

- 300 bin dolar kadar bir tasarrufum var, bunu yanımda öteki dünyaya götürmek istiyorum. Ama kimseye de güvenemiyorum. Şimdi size 100'er bin dolar vereceğim. Bu paraları ne olur ben gömülürken kefenimin iç cebine koyuverin...

Adam ölmüş ve üç arkadaşı verdikleri sözü yerine getirmişler. Bir süre sonra doktor vicdan azabına yakalanmış. Diğer iki arkadaşını çağırarak onlara itirafta bulunmuş

- Hastanenin çok acil ihtiyacı vardı onun için 100 bin doların 20 bin dolarını hastaneye sarf ettim, kefene 80 bin koydum.

Papaz utana sıkıla mırıldanmış.

- Maalesef ben de aynı günahı işledim paranın yarısını kilisenin inşaatına ayırdım. Kefenin cebine 50 bin dolar koydum.

Avukat gülümsemiş.

- Ben sözümü aynen yerine getirdim, kefenin cebine 100 bin dolarlık çek koydum.




Avukat 2




George ve Harry balonda Atlantik Okyanusu’nu geçmektedirler. George Harry'ye döner ve “Biraz alçalıp nerede olduğumuzu anlayalım” der. Harry sıcak gazı biraz kısar ve balon alçalmaya başlar. George "Hala nerede olduğumuzu anlayamadım biraz daha alçalalım ve şu aşağıdaki adama soralım" der. Harry adama bağırır:

"Hey bayım nerede olduğumuzu söyleyebilir misiniz lütfen. "

Adam geri bağırır: "Bir balondasınız ve 100 metre yukardasınız"

George Harry'ye döner ve "Bu adam bir avukat" der.

Şaşırır Harry, "Nasıl anladın?" der.

"Çünkü" der George "Verdiği bilgi %100 doğru, fakat faydasız".




Avukat 3




Önemli bir iş için mülakat yapılacakmış. Bir matematikçi, bir fizikçi ve bir de avukat başvurmuş. Önce matematikçiyi içeriye almışlar ve bir masaya oturtup, sormuşlar:

“İki kere iki kaç eder?”

Matematikçi bir süre düşünmüş, önüne kâğıt kalemi almış, 10-15 sayfa doldurduktan sonra demiş ki: ''Eminim ki dört eder.''

Sonra fizikçiye aynı soruyu sormuşlar. Fizikçi de önce düşünmüş, sonra bir deney düzeneği kurmuş, sağa sola toplar fırlatmış. Yarım saat sonra : ''Yaptığım deneylere göre 3,9 ama 0,2'lik bir hata payı olabilir.'' demiş

En son avukatı almışlar içeri, sormuşlar soruyu. Avukat hiç düşünmeden etrafına sinsi sinsi bakmış ve sormuş:

''Kaç olmasını istersiniz?''




Avukat 4




Ceza davalarına bakan avukat bir arkadaşım anlatmıştı:

Yoksul bir babanın oğlu şoförlük yaparken ölümlü bir kazaya neden olmuş. Olayda tam kusurlu. Şoförün babası avukata başvurarak hukuki yardım istiyor. Arkadaşım adamın yoksulluğuna bakarak hiçbir ücret talep etmeksizin davayı takip ediyor.

Ancak bütün deliller aleyhte. Yapılacak bir şey yok. Şoförün mahkûmiyetine karar veriliyor.

Şoförün babası büroya gelerek yakınıyor.

“Yoksulluğun gözü kör olsun. Paramız olsa da iyi bir avukat tutsaydık bunlar başımıza gelmezdi.''




Avukat 5




Hayırsever vakıflardan birindeki çalışanlar şehrin en başarılı avukatından henüz herhangi bir bağış almamış olduklarını fark ettiler. Bağış toplama görevindeki kişi avukatı bağışta bulunması için ikna etmeye çalışıyordu:

“Araştırmalarımıza göre yıllık geliriniz en az 500.000 $. Ancak bugüne kadar hiç bir hayır işine bir kuruş bağışta bulunmamışsınız. O paranın bir kısmını bir şekilde topluma iade etmek istemez miydiniz?”

Avukat açtı ağzını:

“Önce, araştırmalarınız annemin uzun bir hastalıktan sonra ölmek üzere olduğunu ve hastane masraflarının onun yıllık gelirinin bir kaç kat üstünde olduğunu da gösterdi mi? Sonra, kardeşimin malul bir gazi, kör ve tekerlekli iskemleye mahkûm olduğunu? Ya da kız kardeşimin kocasının bir trafik kazasında öldüğünü ve onu üç çocuğuyla beş parasız bıraktığını?”

Görevli yerin dibine geçmişti.

Sadece:

“Hayır, hiç bir bilgim yoktu...” diye mırıldanabildi.

Avukat onun sözünü keserek devam etti:

“Pekâlâ, ben onlara zerre kadar para vermezken, size niçin vereyim?”



















Günün Sözü

Homo sum,humani nil a me alienum puto

İnsanım,insana özgü hiç bir şey bana yabancı değildir.

Şişli Merkez Mh,Esen Sk Saruhan İşhanında

Şişli Merkez Mh,Esen Sk Saruhan İşhanında
Sinema Tarihinin Zaman Tüneli

Sinema Tarihinin Zaman Tüneli

Sinema Tarihinin Zaman Tüneli
Hayatımızdan sessiz sedasız çekilmişler

Sinema Tarihinin Zaman Tüneli

Sinema Tarihinin Zaman Tüneli
Siyah Beyaz Hayatımızdan Renkliye...

Sinema Tarihinden Siyah ve Beyazlıklar

Sinema Tarihinden Siyah ve Beyazlıklar
Zamanın belleği var